Osmanlı’dan Günümüze Istanbul’da Yahudi Hayatı

“Yahudi dini dört bin yıllık bir geçmişe sahiptir dolayısı ile de Yahudi tarihi bir bakıma birkaç bin yılla ölçülebilen bir kültür, töre, gelenek ve sembol birikimidir.

Yahudiler dünya kültürüne yön veren tek tanrılı dini ilk kez ortaya atmışlar, evrensel ahlak sisteminin ilk temel taşlarından biri olan Tora’yı [Tevrat] benimsemişlerdir. İnsanlığa tarih boyunca bilim, sanat, felsefe dallarında çığırlar açan, dünya kültüründe dönüm noktaları yaratmış olan yazarlar, düşünürler, bilim ve devler adamları armağan etmişlerdir.

Yahudi dini, daha önce benzeri olmayan nitelikleri kendinde toplamış, ilk bakışta karmaşık gibi görünebilen bileşimsel bir olgudur. Bu yüzden Yahudiliği kısaca tanımlamak olanaksızdır. Temelde Tanrı inancı yer almakta ve bu inanç bütün bir kültürün, bir yaşam şeklinin başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Birtakım değerler, kavramlar ve nesilden nesile ulaştırılan örf ve adetlerle bütünlenen bu yaşam biçimini öğrenmek, özellikle dünyanın her yanına dağılmış bir toplum için, kendine yabancılaşmaktan uzaklaşmanın tek yoludur. Bu fikrin özünde yatan dinsel yasalar antik çağlarda başlamış, çeşitli öğretilerle zenginleşmiş ve nesillerce süregelen dönemlerde değişik şekillerde uygulanmıştır. Bugün Yahudi yaşamının bir parçasını oluşturan bu töre ve geleneklerin çoğu, zaman içinde esasta olmasa da, uygulamada belirgin değişiklikler göstermiştir.

Ancak tüm farklılıklara rağmen bu adetlerin hepsi tek bir kavramda birleşir: tektanrıcılık. Bu yaşam biçimi kökeni ne olursa olsun aynı kaynaktan esinlenerek aynı Tanrı’ya güçlü bir inanç ve bağlılığın kanıtıdır.”²

Yahudilikte Kavram ve Değerler kitabında yer alan bu mükemmel önsöz aslında sadece Osmanlı İmparatorluğu’nda ve/veya Türkiye’de değil bütün dünyadaki Yahudi yaşamını kısa, öz ve aynı derece de aydınlatıcı bir şekilde resmetmektedir.

Tarihçe

1492’den önce Osmanlılar ve Yahudiler

Osmanlıların Yahudilerle ilk tanışması 1326 yılında Orhan Gazi’nin Bursa’yı fethetmesi ile olmuştur. Bursalı Yahudiler Osmanlıları kurtarıcı olarak karşılamışlardı. Orhan Gazi zamanında ve onun izniyle yapılan Etz Hayim (Hayat Ağacı) sinagogu 1940lara kadar açık kalmıştır.

  1. Murat Edirne’yi fethettikten sonra Balkanlarda yaşayan birçok Yahudi daha iyi bir yaşam için Osmanlı topraklarına göç etmişlerdir. Avrupa ülkelerinde 14. ve 15. yüzyıllarda Yahudilere karşı yapılan zulümler sonucu yine Osmanlı topraklarına kaçan birçok Yahudi görmekteyiz. 1454 yılında Edirne Baş Hahamı İsak Sarfati Avrupa’daki dindaşlarını gönderdiği mektupla “… Allah’ın kutsadığı, nimetlerle doldurduğu Osmanlı ülkesine gelip … huzur bulmaya…” davet ediyordu.3

Bu mektuptan sonra birçok Orta Avrupa Yahudisinin de Osmanlı İmparatorluğuna yerleştiğini görüyoruz.

İstanbul 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildiğinde Romaniot adıyla tanınan Bizans Yahudileri onu kurtarıcı olarak karşılarlar. Bizans Yahudilerinin son Hahambaşısı olan Moşe Kapsali Osmanlı başkenti İstanbul’un ilk Türk Hahambaşısı olur. Fatih Sultan Mehmet Anadolu Yahudilerine hitaben bir davet mektubu düzenler: “Osmanlı Padişahı Mehmet der ki: Tanrı bana birçok ülke bahşetti ve hizmetkârı Hazreti İbrahim ile Yakup’un sülalesine sahip çıkmamı, kendilerine yiyecek vermemi ve onları himayeme almamı bana emretti. Aranızdan kim, Tanrının yardımıyla İstanbul’a, başkente gelip yerleşmeyi, incirin ve bağın gölgesinde huzur içinde yaşamayı, serbest ticaret yapıp mal mülk sahibi olmayı arzular?4 Bu mektup üzerine birçok Yahudi ailesi İstanbul’a gelip yerleşirler. Fatih Sultan Mehmet bir fermanla Yahudilerin din ve ibadet özgürlüklerini temin etmiş, yeni sinagoglar kurmalarına izin vermemekle beraber var olanları tamir ederek ve evlerini sinagog olarak kullanmalarına izin vermiştir. 15. yüzyıl boyunca Avrupa’dan Osmanlıya Yahudi göçü sürmüştür.

_____________________________

3 Bernard Lewis, Jews of Islam (Princeton, 1984) s. 135/136 (Türk Musevi Cemaati websitesinden: http://www.turkyahudileri.com)

4 Abraham Galante, Histoire des Juifs d’Istanbul C. 1 (İstanbul, 1941) s. 3 (Türk Musevi Cemaati websitesinden: http://www.turkyahudileri.com)

Türk Sefarad Yahudileri

Türk Sefarad Yahudileri’nin hikâyesi 1492 yılının Mart ayında başlar. İspanya’nın Katolik kralları Kastilya’lı İsabel ile Aragon’lu Ferdinand Katolik bir İspanya yaratmaya karar verirler. Dinlerini değiştirmeyi reddeden bütün Müslüman ve Yahudiler’in İspanya’yı terk etmesi istenir. Bazı tarihçilere göre sayıları 200000’i bulan İspanyol Yahudileri Avrupa’nın kuzeyine ve bütün Akdeniz bölgesine yayılırlar. Yine bazı tarihçilere göre bunların 93000 kadar Osmanlı İmparatorluğu’na gelirler ve zamanın Sultanı II. Bayazıd tarafından kabul edilirler. II. Bayazıd Eyalet Valileri ve Sancak Beylerine bir ferman göndererek “… Yahudi göçmenleri geri çevirmek şöyle dursun hiçbir zorluk çıkarılmamasını, tam bir içtenlikle karşılanmalarını, aksine hareket ederek göçmenlere kötü muamele yapacakların veya en ufak bir zarara sebebiyet vereceklerin cezalandırılacağını…” ilan eder. 5

 İspanyol Engizisyonundan kaçıp Portekiz’e yerleşen Yahudiler ise aradan dört yıl bile geçmeden İspanya Prensesi ile evlenen Kral Manuel’in 5 Aralık 1496’da imzaladığı fermanla “…Yahudilerin ve Müslümanların ülkeyi on ay içinde terk etmelerini…” emredince oradan da ayrılmak zorunda kalmışlar ve büyük bir çoğunluğu yine Osmanlı İmparatorluğuna sığınmışlardır.

16cı yüzyılın sonuna kadar göç etmeye devam eden bu toplum adını İbranice’de “İspanya” anlamına gelen “Sefarad” kelimesinden alarak kendilerine “Sefarad” lar yani İspanyol Yahudileri adını takarlar. Sefarad Yahudileri yerleşim bölgeleri olarak Batı Anadolu, Marmara, Trakya ve Balkanlar’ı seçerler ve buralarda Yahudi mahalleleri kurarak yerleşirler. İlk önceleri İber Yarımadasının değişik yerlerinden gelenler kendi hemşehrileri ile birlikte mahalleler kurmayı tercih etmişler, böylece yabancılık duygusundan bir nebze olsun kurtulabilmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nda hüküm süren hoşgörü sayesinde Sefaradlar köylerinin ya da mahallelerinin etrafına duvarlar inşa etmek zorunda kalmamışlar ve kendilerini geldikleri ülkenin yerli halkından ayrı tutmaya da mecbur olmamışlardır. Diğer yandan Osmanlılar da bu yeni tebaalarının yeteneklerinden yararlanmayı bilmişler, onların haklarını korumuşlar, saraylarında birçok Sefarad diplomat, doktor vs… çalıştırmışlardır.

______________________________

5 Abraham Danon, Yossef Daath dergisi (Edirne, 1888) sayı 4 (Türk Musevi Cemaati websitesinden: www.turkyahudileri.com)

Yavuz Sultan Selim’in kendisinden borç alınan bir Yahudi’nin borcunun ödenmesi bitmeden ölmesi üzerine ödemeyi devam ettirmek istemeyen defterdarına yolladığı yazı çok ünlüdür: “Merhuma Rahmet, Yetimlerine Afiyet, Malına Bereket, Gammaza Lanet”.6

 Kanunî Sultan Süleyman 1526’daki Mohaç Zaferinden sonra Budin’i kuşatınca Jozef ben Salomon Eskenazi (Yosef ben Slomo) başkanlığında bir heyet Kanuni’ye Budin Kalesi ve kentinin anahtarlarını kayıtsız ve şartsız teslim eder ve Kanuni de bir fermanla, tarihe Alman oğlu diye geçen Salomon Eskenazi ve ailesini ve sonraki nesillerde sülalesini her türlü vergiden muaf tutar. Bu ferman, daha sonraki padişah tarafından da yenilenmiştir.7

İspanya’dan gelen göçmenler servetlerini değil ama bilgi ve yeteneklerini beraberlerinde getirmişlerdi. Osmanlı İmparatorluğunun ilk matbaasını 1493 yılında İstanbul’da, İspanyol göçmeni David ve Samuel ibn Nahmias kardeşler kurmuştu bile.8

Immanuel Aboab’ın Sultan II. Bayazıd’a atfettiği şu söz ünlüdür: ” Bu krala (Ferdinand) nasıl akıllı ve uslu Fernando diyebiliyorsunuz? Kendi ülkesini yoksullaştırıyor ve benimkini zenginleştiriyor! 9

Sefarad Yahudilerinin Osmanlı İmparatorluğu’na gelişlerini takip eden yüzyıllar boyunca gelişimlerine? devam eden İstanbul, Selanik, Edirne, Safed ve İzmir, Sefarad kültürünün odak kentleri olmuşlardır. Dericilik, bakırcılık, tekstil dokuma ve boyama gibi alanlarda uzman zanaatkârlar yetişmiş, birçok dil bilmelerinden dolayı da dışişlerinde önemli görevler üstlenmişlerdir. Örnek olarak II. Selim’in Naxos Adası ve Ege Denizi Kiklad Takımadaları Dükü unvanını verdiği Jozef Nasi, Dona Gracia Nasi (La Sinyora), Sokollu Mehmet Paşa’nın yakın arkadaşı ve İnebahtı savaşından sonra Venediklilerle müzakereleri yürütmekle görevlendirilen Salamon ben Natan Eskenazi, III. Murat’ın Midilli Dükü unvanını verdiği ve Osmanlı-İngiltere diplomatik ilişkilerinin mimarı Salamon Aben Yaeş verilebilir.

_______________________________

6 Abraham Galante, Histoire des Juifs d’Istanbul C. 1 (İstanbul, 1941) s. 8; Portakal Paşa, Usul-u Maliye (Türk Musevi Cemaati websitesinden: www.turkyahudileri.com)

7 1155 [1742] tarihli yenileme fermanı 500. Yıl Türk Yahudileri Müzesinde sergilenmektedir. (Türk Musevi Cemaati websitesinden: http://www.turkyahudileri.com)

8 1511 yılında İstanbul’da David Nahmias matbaasında basılan Midraş Teilim kitabı 500. Yıl Türk Yahudileri Müzesinde sergilenmektedir. (Türk Musevi Cemaati websitesinden: http://www.turkyahudileri.com)

 9 Immanuel Aboab, Nomologia o Discursos Legales (Portekiz, 17. yy) s. 9 (Türk Musevi Cemaati websitesinden: www.turkyahudileri.com)

Diğer yandan, Hekim Yakup, Jozef Amon, Moşe Amon, Daniel Fontesca, Gabriel Buenaventura gibi onlarca ünlü hekim de Saray’da görev yapmışlardır.

Osmanlı İmparatorluğunda yaşamlarını sürdüren Sefarad Yahudileri dinî edebiyat alanında da kayda değer eserler vermişlerdir. Jozef Karo Yahudiliğin temel uygulama eseri Shulhan Aruh (Şulhan Aruh)’u yazmış, Salamon ben Moses ha-Levi Alkabes Edirne’de, tüm dünya Yahudilerinin halen kutsal Cuma akşamını karşılarken söyledikleri Leha Dodi ilahisini bestelemiş, İstanbullu Yaakov Hulli de 1730’da ünlü Me-am Lo’ez eserini yazmaya başlamıştır. Haham Abraham ben İsak Asa da Yahudi edebiyatının babası olarak tarihe geçmiştir.

Osmanlı yönetimi altında Sefarad toplumu, din adamları, okul müdürleri ve hâkimden oluşan yönetici kadrolarının etrafında ataerkil, dindar ve muhafazakâr bir yaşam sürdürmüştür. Osmanlı hükümetleri de topladıkları vergiler dışında azınlık toplumlarının içişlerine karışmamışlar, kültür, din ve dil ile ilgili hiç bir baskı yapmamışlar, bu azınlıkları asimile etmeye çalışmamışlardır. İşte bu yüzden Sefaradlar Judeo-Espanyol ya da Ladino adını verdikleri dillerini, kültürlerini, örf ve âdetlerini 520 yıl boyunca koruyabilmişlerdir. Bu olguya dünyada pek rastlandığı söylenemez, bu yüzden günümüze kadar gelebilmiş olan bu dil ve kültür özellikle dilbilim ve sosyal bilim araştırmacıları için çok önemli bir araştırma konusu teşkil etmektedir. Bu çerçevede şuna da değinmekte fayda var, her ne kadar Sefaradlar kendi gelenek ve göreneklerini korumuşlarsa da sonuçta 520 yıllık bir birliktelikten ve beraber yaşamdan söz ediyoruz. Doğal olarak bu birliktelikten doğan bir kültür iletişimi ve etkileşimi olmuştur ki bu da sosyal bilimci araştırmacılar için çok önemlidir.

 Lozan Antlaşması

1856’da Hattı Hümayunun ilanı ile tüm Osmanlılar dinleri ve ırkları ne olursa olsun eşit haklara sahip oldular. Yahudi cemaatlerinin yönetimleri de yıllar içinde muhafazakâr dinî kişilerden laik kişilerin eline geçmeye başladı.

1924’teki Lozan Antlaşması ile gayrimüslim dinî azınlıklara azınlık hakları tanınırken Türk Yahudi Cemaati yöneticileri 15 Eylül 1925 tarihinde aldıkları bir kararla Lozan’ın Şahıs Hukuku alanında (Madde 42) düzenlediği azınlık haklarından feragat ettiler.

Dini Kurallar Çerçevesinde Yahudi Yaşamı

Yahudi yaşamı bütün bir seneyi kapsayan bir döngüye sahip Yahudi bayramlarının etrafında döner daha çok. Mutfak kısmında okuyacağınız Kaşerut kuralları ve sofra kültürünün hâkim olduğu yaşamda bütün ailenin bir araya geldiği özel bayram günleri çok önemli bir yer tutar. Daha önce de belirttiğimiz gibi ailenin beraberliği, bütünlüğü ve bağlılığı Yahudi yaşamının en önemli parçalarından biridir. Birçok kuralın gevşediği ve hayat şartlarından dolayı uygulanamadığı günümüzde bile bir Cuma akşamının kutsallığı ve aile gecesi olması geleneği mümkün olduğu ölçüde uygulanmaktadır. Bu yüzden ilk olarak kutsal gün sayılan Şabat ’ı açıklamada fayda vardır.

Şabat

Tevrat’a göre Tanrı dünyayı altı günde yarattı, yedinci günde de istirahat etti. Yedinci gün, yani Şabat [Cumartesi] bir önceki gün güneş batışından, cumartesi günü ilk yıldızın görünmesine kadar sürer. Tanrı’nın Musa’ya verdiği 10 emirden dördüncüsü Şabat ile ilgilidir: “Şabat ’ı hatırla ve onu kutsa. Altı gün çalış ve işlerini tamamla. Ama yedinci gün Şabat ’tır; o gün ne sen, ne oğlun, ne kızın, ne hizmetkârların, ne hayvanın ne de evindeki yabancı hiçbir iş yapmayacaksınız.10

Şabat ’la ilgili kurallar ve yasakların temelinde bütün işlerin durdurulması kavramı yatar. Şabat başlamadan bütün işler bitmeli ve ev halkı Şabat ’ı karşılamak üzere temiz ve şık giyinmiş olarak hazırlanır, Şabat sofrası erkenden kurulur ve ev de önemli bir misafir gelecekmişçesine beklemeye girer. Bütün hazırlıklar Şabat mumlarının evin hanımı tarafından yakılmasıyla son bulur.

Türk Yahudilerinde günümüze dek devam eden gelenekler ışığında Şabat hazırlıkları Perşembe gününden başlar, Şabat sofrası için alış-veriş yapılır ve yemekler hazırlanır. Bütün hafta görüşme fırsatı olmayan aile bireyleri Şabat yemeği için bir araya gelirler ve aile bağları bu şekilde kuvvetlendirilmiş olur. Aile gençlerine de aktarılan bu gelenek günümüzde de devam etmekte, gençler Cuma akşamları aileleri ile birlikte Şabat yemeği yiyeceklerini bilmektedirler.

Yahudi bayramlarının açıklamasına geçmeden önce Yahudi Takviminin nasıl düzenlenmiş olduğuna bakmak gerekir.

________________________________

10 Yahudilikte Kavram ve Değerler; Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın A.Ş.; Istanbul, 1996. Hazırlayanlar: S. Alalu, K. Arditi, E. Asayas, T. Basmacı, F. Ender, B. Haleva, D. Maya, N. Pardo, S. Yanarocak s. 180

Yahudi ya da İbranî Takvimi

İbranî Takvimi esasen bir Ay takvimidir. İlk önceleri 12 ay ve 353 ila 355 gün arası olarak belirlenen bu takvim daha sonraları yeniden düşünülmüş ve dinsel, tarımsal ve astrolojik dönemlerin aynı zamana rastlatılabilmesi amacıyla Gregoryen takvimine göre bir düzenleme yapılmıştır. 19 yıl süren İbranî takviminin bir döneminde üç yılda bir olmak üzere toplam 7 kez gerçekleşen 13 aylık yıllar oluşturulmuştur. İbranî takvim yılı Tişri ayının birinde başlayıp Elul ayının 29unda sona erer. Bu takvime göre hesaplanan bayramlar ve matem ya da mevlut günleri aynı tarihlere rastlamazlar ama her zaman aynı mevsime denk gelirler.

Bayramlar

Roşaşana: Yeni yılın ilk günü

Roşaşana” kelimesini Roş=Baş, Şana=Yıl olarak açıklamak da mümkündür.

İbranî takvimine göre Tişri ayının 1’i olan Roşaşana yılbaşıdır ve Yahudiler tarafından bayram olarak kutlanır. Bayram iki gün sürer ve her iki gece de ailece yemek yeme geleneği vardır. Bu yemekte ballı elma ya da elma reçeli ve nar yeme geleneği de halen sürmektedir. Ballı elma ya da elma reçeli yeni yılın tatlı geçmesi ve nar da bereket ve toplumsal birlikteliğin devamı için tüketilir.

Roşaşana bayramında akrabalar ve dostlar bayram ziyaretlerinde bulunurlar, aile büyüklerinin ellerini öpmeye ve baş duası almaya gidilir. Bu ziyaretlerde elma reçeli ikramı gelenekseldir.

Bayramın ikinci sabahı sinagogta yeni yılın iyi geçmesini dilemek amacı ile koçboynuzundan yapılmış Şofar adı verilen bir çalgı çalınır.

Roşaşana bayramının her iki gecesinde de ikişer mum yakılır. İkinci gece yakılan mumların etrafına mevsimin ilk turfanda meyvelerinden konur ve “Tanrı’dan, başlayan bu yeni yıl ve dönemde birlikte mutluluk, sağlık, başarı, muhtaçlar için yardım, dullara ve öksüzlere koruma, üzgün ve kırık kalplere mutluluk, ulusun tüm insanlarına ümit cesaret ve güçlülük dilenir.”11

_________________________________

11 Yahudilikte Kavram ve Değerler; Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın A.Ş.; Istanbul, 1996. Hazırlayanlar: S. Alalu, K. Arditi, E. Asayas, T. Basmacı, F. Ender, B. Haleva, D. Maya, N. Pardo, S. Yanarocak s.40-41

 Yom Kipur: Kefaret Günü

Yom Kipur yani Kefaret Günü Roşaşana bayramından 10 gün sonraya yani İbranî Takvimi’nin ilk ayı olan Tişri ayının 10. gününe rastlar. Yaklaşık 26 saat boyunca tutulan büyük oruç ile kişi yeni seneye kendi vicdanı ve Tanrı’yla hesaplaşmış, yargılandıktan sonra kendini yenileyerek temize çıkmıştır. İşte bu temizlenme ve yenilenme günü Yom Kipur’dur.

Yahudilikte bir insanın kaderinin bir yıl önceki hâl ve hareketlerine göre yazıldığına inanılır. Kişi bir yıl boyunca iyi ve hayırlı işler işlerse bir yıl sonrası için kaderi olumlu bir şekilde yazılır. Roşaşana ile Yom Kipur arasındaki 10 gün boyunca kişi bir vicdan muhasebesi yapar.  On gün boyunca, o yıl içinde yaptığı tüm hatalı davranışları gözden geçirir, yaptığı haksızlıklar için özür dilemeye çalışır ve helâlleşir. Tanrı’ya karşı işlediği suçlar için tövbe eder.

  1. günün akşamı güneş batmadan bir saat önce oruca başlanır. 26 saat aralıksız sürecek olan oruç boyunca yemek yenmez, hiç bir şey içilmez. Orucun başladığı akşam Sinagog’a gidilir, dua edilir ve vicdan muhasebesi yapılır. Ertesi gün sinagogda dualar ve tövbelerle geçer. Güneş battıktan yaklaşık 40 dakika sonra Şofar çalınır ve orucun bittiği bu şekilde ilan edilir.

Oruca başlanırken kurulan sofraya beyaz örtü konur, zengin ve besleyici bir mönü ile sofra donatılır. Aşırı baharat ve özellikle tuzdan kaçınılır ve yemeğin sonunda da diüretik özelliğinden dolayı karpuz yenir. Yemek bittikten sonra bir Türk kahvesi içmek de adettendir.

Oruç bitince ilk önce bir kaşık reçel (tercihan elma reçeli) ile bir bardak su içilir. Aile fertleri birbirlerine sarılıp “Allah kabul etsin” dileklerinde bulunurlar. Daha sonra zeytinyağı ve tuza batırılmış ekmek lokmaları yenir. İstanbul geleneklerinde bundan sonra sütlü kahve ile tatlı kek ve bisküvi çeşitleri yemek vardır. Biraz dinlendikten sonra da genellikle tavuk suyuna çorba içilir ve asıl yemeğe geçilir. Son yıllarda ise mideyi daha hafif tutmak ve rahatsızlanmamak için bir çok aile asıl yemek faslından vazgeçmektedir.

Yom Kipur’dan sonra kişi artık ruhen arınmış ve temizlenmiş olup yeni bir yıla başlamaya hazırdır.

Sukot

Tişri ayının 15. günü yani Yom Kipur’dan beş gün sonra başlayan ve Çardaklar Bayramı olarak da bilinen Sukot; Yahudilerin kırk yıl boyunca göçebe olarak yaşadıkları çölde çardaklar altında barınmalarını anma ve bu dönem içinde gördükleri Tanrısal korumaya bir kez daha şükretme adına kutladıkları bir bayramdır. Sukot bazı meyveler, bağ ürünleri ve zeytinlerin olgunlaşma dönemine de rastladığı için Hag Aasif yani Hasat Bayramı olarak da anılır.12

Hanuka – Işıklar Bayramı

Yahudilikte bazı bayramlar tarihteki birtakım olayları anma ve hatırlama için kutlanır. Işıklar Bayramı olarak da adlandırılan Hanuka da işte bu tip bayramlardan biridir. M.Ö. 169-166 yılları arasında kutsal Kudüs şehrinde Makabiler’in Hellen’lere karşı savaşları esnasında Makabiler kutsal mabede sığındıklarında kandil yakmak için sadece bir günlük yağ bulurlar. Ancak gerçekleşen mucize sonunda yağ sekiz gün yanmaya devam eder. İşte Hanuka bu mucizeyi anmak için kutlanır. Kislev ayının 25ine denk gelen bu bayram 8 gündür ve her gün artan bir mumla her gece mumlar yakılır. 1. mum Tanrı’nın “ışık olsun deyişini”, 2. mum Tora’yı [Tevrat], 3.mum Adaleti, 4. mum Merhameti, 5. mum Kutsallığı, 6. mum Sevgiyi, 7. mum Sabrı, 8. mum da Cesareti simgeler.

Tu Bişvat

Tu Bişvat Şevat ayının 15. günü kutlanır. Din adamlarına göre Roşaşana’dan başka üç yeni yıl daha vardır ki Tu Bişvat da Ağaçların Yeni Yılı olarak bunlardan biridir. Bu tarihe kadar kutsal topraklara bolca yağan yağmurla ağaçlar bu mevsimde yeniden canlanır. Tevrat Yahudileri tarımla uğraşmaya yöneltmiş ve doğa ile uyum sağlamalarını salık vermiştir. “Tanrı’nın size bağışladığı topraklara girdiğinizde, onların iyi şeylerle dolu olduğunu göreceksiniz. Şehirleri kuşatacak, fakat ağaçları kesmeyeceksiniz, zira her ağaç bir insan kadar değerlidir… Sizlere vaat ettiğim topraklara girdiğinizde orada bulduğunuz meyve ağaçlarının ürünlerinden yiyecek, yeni ağaçlar dikeceksiniz ki, sizden sonra gelecek nesiller, yeşil bir dünya devralsınlar.13 Günümüzde artık büyük şehirlerde yaşandığından Yahudilerin Tu Bişvat bayramında kırlık alanlarda ağaç dikerek bu bayramı kutladıkları görülmektedir.

________________________________________________

12 Türk Musevi Cemaati websitesinden: http://www.turkyahudileri.com

13 Yahudilikte Kavram ve Değerler; Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın A.Ş.; Istanbul, 1996. Hazırlayanlar: S. Alalu, K. Arditi, E. Asayas, T. Basmacı, F. Ender, B. Haleva, D. Maya, N. Pardo, S. Yanarocak s.40-41

 İstanbul’da Sefaradlar Tu Bişvat bayramını meyve bayramı olarak kutlarlar. Evlerde kurulan meyve sofralarında 7si kutsal topraklarda yetişen (buğday, arpa, üzüm, incir, nar, zeytin ve bal)15 çeşit meyve bulundurulur. Yenen her meyve için bir dua okunur ve daha sonra şarkılarla bu bayram kutlanır.

Purim

Purim çok büyük bir sevinç ve coşku ile kutlanan bir bayramdır. Purim kelimesi İbranice zar anlamına gelen pur kelimesinden gelmektedir. Pers İmparatorluğu zamanında, Pers yönetiminin Yahudiler için planladığı soykırımın zamanını zar atarak belirlediğinden bu ismi almıştır. Yahudilerin bu soykırımdan kıl payı ile dahi olsa kurtulmaları bu günün bayram olmasına sebep olmuştur. Purim son derece neşeli bir bayramdır. Maskeli balolar düzenlenir, çocuklar için şarkı söyleyip dans etme zamanıdır. Bu bayramda onlara bayram harçlığı vermek de adettendir. Meyve ve renkli şekerlemeler dağıtılır ve yenir.

Pesah – Hamursuz Bayramı

Pesah ya da diğer adıyla Hamursuz Bayramı İbrani takvimine göre Nisan ayının 15. günü kutlanmaya başlar ve sekiz gün sürer. Tarihte İsrailoğullarının Mısır’daki köle yaşamlarından Tanrı’nın yardımı ve Musa Peygambere verdiği güçle kurtulmalarının yıldönümü olarak kutlanır. Yahudi halkı Mısır’dan acilen çıktıklarından hamurlarını mayalamaya fırsat bulamamışlar ve Mısır çıkışı bu mayalanmamış hamurdan yapılmış ekmekleri yemişlerdir. Bu yüzden Pesah bayramı boyunca mayalı herhangi bir gıda yenmez ve evlerde de bulundurulamaz. Bu bayram süresince Yahudiler Matsa adı verilen mayasız hamurdan yapılmış bir ekmek yerler.

Hamursuz bayramından önce evlerde büyük bir temizlik yapılması gelenektir. Diğer kültürlerde bahar temizliği adı altında yapılan temizliğe benzer. Evlerin köşe bucak temizlenmesi çok önemlidir.

Hamursuz bayramının ilk iki gecesi evlerde ziyafet sofraları kurulur. Türk-Sefarad sofralarında şarap eşliğinde yenen ıspanak, pırasa ve kabaktan yapılmış börekler, pırasa köfteleri, balık, daha sonra fırında kuzu ve patates, bezelye gibi yemeklerden önce bu bayramın tarihçesini okumak ve Tanrı’ya Yahudileri kölelikten kurtardığı için şükretmek de önemli bir gelenektir. Agada adı verile bu tarihçe özellikle çocukların anlayacağı dilde okunur. Evin reisi, ki genellikle bu en yaşlı erkek üyedir, Agada’nın değişik paragraflarında anlatılanları çocuklar için yorumlar. İstanbul’da bazı evlerde geleneklerin sürdürülmesi adına bu tarihçenin İbranice, Ladino ve Türkçe olmak üzere 3 dilde okunduğu da olmaktadır. Bu sofralarda geniş ailenin bütün fertleri ve o gece yalnız olacağı bilinen kişiler de davet edilir. Yemekten sonra bu bayrama özgü şarkılar bütün davetliler tarafından bir ağızdan söylenir. Sekizinci günün bitiminde ise ekmek yemeğe başlanır ve bu nimet için Tanrı’ya şükredilir.

Şavuot

Şavuot bayramı Tanrı’nın Musa Peygamber aracılığı ile İsrailoğullarına On Emir’i vermesi dolayısı ile kutlanan bir bayramdır. Bu bayramın kutlandığı dönemde ilk turfanda ürünler olgunlaşıp yenecek hale geldiğinden Turfandalar Bayramı olarak da bilinir.

Şavuot bir sevinç ve şükretme bayramıdır. Bu bayramda süt ürünleri ve sütlü tatlılar yemek gelenektir.

Teşabeav

Yahudiler eski çağlarda adı Bet Amigdaş olan tarihlerinin en büyük mabedini Kudüs’te inşa etmişlerdi. Ancak bu mabed iki kere, birincisi Babilliler tarafından MÖ. 586’da, ikincisi de Romalılar tarafından MS. 70’te yıkılmıştır. Bu yıkımlardan sonra Yahudiler topraklarından ayrılmak zorunda kalmışlar ve 20 asır sürecek olan diaspora yaşamları başlamıştır. Her iki mabedin yıkılışının ve daha sonraki çağlar boyunca birçok felaketin de aynı güne rastlaması sonucu Av ayının 9una denk gelen bu Teşabeav günü oruç tutarak ve ibadet ederek geçirilen bir matem günü olmuştur.

Gelenekler, Görenekler

B’rit Milla: Sünnet

Bütün Yahudi erkek çocukları doğumlarını takip eden 8ci günde B’rit Milla yani sünnet olurlar. Çok eski çağlardan beri uygulanan bu ritüelik ameliyat şekli Tanrı ile Yahudi milleti arasındaki antlaşmayı simgeler. “Sizinle ve senden sonra zürriyetin nesillerince, ahdimi tutacaksınız. Aranızda her erkek sünnet olunacaktır. Ve gulfe etinizden sünnet olunacaksınız, ve sizinle benim aramdaki ahdin alameti olacaktır.14

_________________________________

14 Yahudilikte Kavram ve Değerler; Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın A.Ş.; Istanbul, 1996. Hazırlayanlar: S. Alalu, K. Arditi, E. Asayas, T. Basmacı, F. Ender, B. Haleva, D. Maya, N. Pardo, S. Yanarocak s.98

B’rit Milla Moel tarafından yapılır. Moel, Yahudi kurallarına uygun olarak yetiştirilmiş ve sünnet ritüelini de içeren kapsamlı bir eğitim görmüş kişidir. Günümüzde bu kişilerin tıbbî eğitim görmüş olmaları tercih sebebidir. Aileler bugün Moellerin yanında bir de doktor bulunmasını istemekte ve bu istekleri de yerine getirilmektedir. Moel, B’rit Milla töreninde önce bebeğe Yahudi adını verir, sonra bebeğin sünnet derisini alır ve üreme organından kan akıtır.

Sağlık açısından B’rit Milla’nın önemi bilimsel olarak da ispatlanmıştır. Her ne kadar dinî bir tören olsa da tıbben B’rit Milla’nın yararları bugün artık herkes tarafından kabul edilmektedir. Yahudi usulüne göre yapılan sünnet, ileride penis kanserini, kadınlarda ise rahim ağzı kanserini engellemekte, ergenlik çağındaki gençlerde yatak ıslatma veya idrar problemlerinden kaynaklanan psikolojik bozuklukları asgariye indirebilmektedir.

Bugün Türk-Yahudi toplumunda B’rit Milla’lar doğumun gerçekleştiği hastanenin salonlarında ya da başka özel lokallerde bir bayram havasında yapılmaktadır.

Pidyon Aben – İlk doğan erkek çocukların fidyesi

Çok eski çağlarda ilk doğan, insanın olsun hayvanın olsun, Tanrı’ya aitti ve bu Tanrı buyruğu idi. Ailenin ilk doğan erkek çocuğu ise Tanrı hizmetinde yetiştirilir, Kutsal Tapınak’ta din görevlisi, hizmetkâr ya da müzisyen olurlardı. Daha sonraları Tapınak’ta hizmet etme görevini Levi kavmi üstlenince, ilk doğan erkek çocukların bir Levi’ye ya da bir Kohen’e 5 şekellik bir fidye ödenerek bu görevden azat edilmeleri sağlandı. Bu şekilde her ailenin ilk doğan erkek çocukları bir Levi ya da Kohen’den geri satın alınmış oluyordu.

İbranice’de Pidyon sözcüğünün Türkçe’deki karşılığı Fidye’dir. Arapça kökenli Fidye sözcüğü ile Pidyon sözcüğünün aynı kökten geldiğini gözlemlemek de mümkündür tabii.

Pidyon töreni doğumdan sonra 31. günde yapılır. Bebek annenin ilk bebeği ve erkek olmalıdır. Bebeğin ayrıca normal doğumla dünyaya gelmesi ve kendisinden önce annenin bir düşüğü olmaması şartı vardır. Oğlu için fidye ödeme görevi babaya aittir. Tevrat’ta Pidyon karşılığında ödenmesi gereken fidye tutarı 5 gümüş sikkedir. Bu 96 gram gümüş olarak belirlenmiştir. Türkiye’de gümüş kaşıklar verilir. Pidyon para ile ödenmez.

Vijola

Ailede her doğan kız çocuğu için Vijola adlı bir tören yapılır. Vijola aslen kız çocuğuna isim koyma törenidir. Türk Yahudi toplumunda Vijola son yıllarda daha önem kazanmıştır. Sosyal Bilimcilerin kadın-erkek eşitliğinin iyice yaygınlaşmasını sebep gösterebilecekleri bu olgu erkek çocuğu için yapılan törenlerin kızlar için de uygulanması anlamına gelmektedir. Eskiden Bat-Mitzva ve Vijola gibi törenler çok da popüler olmamasına rağmen günümüz ekonomik şartlarının da getirdiği az çocuk yapma olgusu birçok ailede sadece tek çocuk olmasına yol açmış, tek çocukları kız olan aileler de şölen ya da bayram havasında kutlanan bu tip törenleri kızları için de düzenlemek istemektedirler.

Bar-Mitzva ve Bat-Mitzva

İbranice’de Bar-Mitzva “emirlerin oğlu”, Bat-Mitzva da “emirlerin kızı” anlamına gelir. Eski zamanlardan beri kutlanan Bar-Mitzva’lar ile yine son yıllarda popülaritesi artan Bat-Mitzva’lar, kız olsun erkek olsun her Yahudi çocuğu için son derece anlamlı ve unutulmaz bir törendir.

13 yaşından gün almış her Yahudi erkek çocuğu Bar-Mitzva, 12 yaşından gün almış her Yahudi kız çocuğu Bat-Mitzva kutlar. Bu yaşlara gelmiş her Yahudi genci artık yetişkinliğe adım atmış ve birey olarak sorumluluklarını yerine getirecek olgunluğa erişmiş sayılır.

13 yaşındaki bir Yahudi erkek çocuğu Bar-Mitzva töreni öncesinde dini eğitim görür, duaları ve Yahudi kanunlarını öğrenir. Tören sırasında Tevrat okumaya çağırılır ve bu törenle hem olgunluğa eriştiği ispatlanır hem de yeni bir yetişkin birey olarak cemaate tanıtılır. Türkiye’de Bar-Mitzva töreni sırasında gencin bir konuşma yapması gelenekleşmiştir. Bu konuşma ile genç anne ve babasına kendisini yetiştirdikleri, sevgi, destek ve yakınlık gösterdikleri için, törene gelen misafirlere de bu mutlu gününü paylaştıkları için teşekkür eder.

Bat-Mitzva törenleri ise 19. yüzyıldan itibaren kutlanmaya başlamıştır. Ülkemizde de çeşitli şekillerde kutlanan Bat-Mitzva törenleri son yıllarda aynı yaştaki kız çocuklarının toplu halde bir törende bir araya gelmeleriyle kutlanmaktadır. Bu tören için kızları beyaz kıyafetler içinde sinagoga babalarının kollarında girerler, hep birlikte dualar ve şarkılar okurlar. Tören sonrası verilen ziyafet de gelenek haline gelmiştir.

Düğün

Yahudiliğe göre düğün töreni ile başlayan evlilik bir anlaşma niteliğindedir. Bu anlaşma ve yazılı belgesi olan Ketuba ile evlenen iki insan tören esnasında Hupa adı verilen bir çatının altında kutsal aile birliğini kurarlar. Yahudi dinî düğün törenleri temelde aynı olmakla birlikte, her cemaatin gelenek ve göreneklerine göre bazı değişiklikler gösterebilir. Örneğin her Yahudi düğününde damat geline Hupa’da eşlik eder; fakat Hupa’nın şekli o cemaatin geleneklerine ve zamanın gereklerine göre değişiklik gösterir. Bugün İstanbul’daki Sefarad düğünlerinde damatla gelinin başlarının üzerindeki Hupa’yı iki yanlarında bulunan anne ve babaları tutarlar.

Ketuba

Düğün töreni sırasında dinî nikâhı gerçekleştiren haham iki tanık huzurunda damada bir anlaşma belgesi olan Ketuba’yı imzalatıp gelin tarafına (genellikle gelinin annesine) teslim eder. Bu belge tamamen kadının lehine hazırlanmış olup ileride bir boşanma olursa kadını koruyan bir akittir.

Ketuba bir evlilik kontratıdır ve kocanın karısına karşı olan ekonomik yükümlülüklerini belirtir. Evlilik akdi Ketuba imzalanmadan geçerli sayılmaz.

Günümüzde Türkiye’de Yahudi çiftler resmî nikâh olmadan dinî nikâhlarını kıydıramazlar. Bir boşanma durumunda ise Ketuba maddî delil olarak gösterilebilecek resmî bir belgedir.

Kortadura de Fashadura – Bebek Bezi Kesme Töreni

Bebek bekleyen müstakbel anneler hamileliklerinin 5ci ya da 7ci ayında geleneksel bir tören düzenlerler. Bu tören anne tarafından bir Pazartesi ya da Perşembe bir davet şeklinde düzenlenir. Bu davet sırasında masaya konan uzun olması gereken bir patiska ya da mermerşahin bez, anneye yakın olan, annesi ve babası hayatta olan bir hanım tarafından makasla uzunlamasına kesilir, hayır duaları okunur, bezin üzerine şekerler, pirinçler ve altın paralar atılır. Bunlar doğacak olan bebeğin ömrünün uzun, mutlu ve bereketli geçmesini dilemek için yapılır. Bu kesilen kumaşla bebeğin doğar doğmaz üzerine ilk giyeceği elbise dikilir. Elbiseden artan kumaşla da mendiller ve ara bezleri yapılır. Kortadura de Fashadura töreni bittikten sonra anne adayı artık bebek için gerekli olan eşyaları alıp onu karşılamaya hazırlanabilir.

Kortadura de Fashadura geleneği daha ziyade bir Sefarad geleneği olup Türk Yahudileri arasında görülen bir gelenektir. Dünyadaki Türk Sefarad olmayan diğer cemaatlerde böyle bir tören yoktur.

Ölüm

Ölüm hâlâ pek bilinmeyen bir konu olup ölüm sonrasında hayat olup olmadığı tartışılmaktadır. Yahudi dinine göre ölüm hayatın sonu değildir. Bu dünyada yaşadığımız hayat bizi Olam Aba adındaki diğer yaşama götüren yolu teşkil eder.

Ölüm ve yasla ilgili dini kanun ve uygulamalar iki prensip üzerine kurulmuşlardır. Birincisi, yaşamını yitirmiş de olsa insanoğlunu onurlandırmak ve saygı duymak; ikincisi ise zihinsel, duygusal ve ruhi olarak yasta olanları rahatlatıp iyi olmalarını sağlamak.

Kadiş

Kadiş Aramice olarak okunan en önemli, en güçlü ve en yüce duadır. Matem dönemi boyunca Kadiş duası iki nedenden okunur. Birincisi, kişinin psikolojik durumu ile ilgilidir. Yakını ölen kişi acı ve isyan içindedir. Tanrı’ya isyan eder. Bu duayı okurken de Tanrı’nın adaletine sığınır. Her ne kadar isyan etse de onun doğru yaptığına olan inancını ifade eder. İkinci nedeni, ölen kişinin ruhunun, Tanrı’ya hesap verdiği süre boyunca, yakınları okudukları Kadiş duası ile Tanrı’ya karşı ruhu yüceltirler.

Matem

Yahudi geleneklerine göre matem dönemi üçe ayrılmıştır. Şiva adı verilen ilk yedi gün, Şeloşim adı verilen ölümden sonraki 30 gün ve ölümden sonraki 12 ay. Matem, ölünün gömüldüğü andan itibaren başlar. Şiva dönemi yedi günün ilk sabah duasıyla başlar. Gömme günü Şiva’nın ilk günü sayılır. Şabat da Şiva sürecinin içindedir. Şabat Şiva’nın arasına gelince halk uygulamalarına göre Şabat için Şiva’ya ara verilir ve Şabat’tan sonra devam edilir. Yine de Şabat yedi günün içinde sayılır. Kutsal bayramlardan biri Şiva zamanına denk gelirse, Şiva tamamlanır ve bayram bittikten sonra da Şiva’ya devam edilmez.15

İstanbul geleneklerine göre ölen kişinin ardından 30cu gün birinci ayın mevlûdu yapılır, daha sonra birinci senenin bitimine kadar her ay yine mevlût okunur. 12ci ayın sonunda da Limud adı verilen bir senelik mevlût okunur. Bundan sonra artık her sene mevlût olacaktır.

________________________________

15 Yahudilikte Kavram ve Değerler; Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın A.Ş.; Istanbul, 1996. Hazırlayanlar: S. Alalu, K. Arditi, E. Asayas, T. Basmacı, F. Ender, B. Haleva, D. Maya, N. Pardo, S. Yanarocak s.153

Guevo – Matem Yemeği

Matemin başladığı ilk gün verilen yemek yas tutan kişinin yemeği olmamalıdır. Komşuları veya arkadaşları bu yemeği yapmalıdır. Yemekte yumurta, Guevo, verilmesi gelenektir. Yumurta, zeytin, rakılı bisküvi gibi yiyecekler yuvarlak oldukları ve hayatın döngüsünü simgelemelerinin dışında şu mesajı de verirler: “Bütün insanlar bir gün ölecektir.”

Arkadaşlar ve komşular 7 gece boyunca yemek vermelidir. 7 gün boyunca yasta olan kişiler hiç bir iş yapmamalıdır.

Yahudi dininin kurallarına göre ölünün arkasından çok fazla üzülmek yasaktır. Tanrı’nın can verip aldığına inanıldığında, O’na güvenmeli ve doğruyu yaptığına güvenilmelidir. Bu şekilde düşününce teselli bulmak daha kolay olacaktır.

Kişi gömüldükten 3 ay sonra mezar taşı konur ve mezarına ilk ziyaret gerçekleşebilir. Her yıl Roşaşana ve Yom Kipur arası mezarlık ziyaretleri yapmak gelenektir.

 Günümüzde İstanbul’da Yahudi Hayatı

Bugün 19000 kişilik (bu rakam Türkiye Cumhuriyeti Hahambaşılığının elindeki verilere göre düzenlenmiş olup tahmini bir rakam niteliğindedir. Türkiye Cumhuriyeti nüfus sayımlarında artık vatandaşların dini sorulmadığından ve Hahambaşılığın elindeki veriler de sadece bu kuruma gönüllü olarak yazılan kişilerden oluştuğundan bazı kişilerin bu listede yer almamış oldukları düşünülmektedir)Türkiye Cumhuriyeti Yahudilerinin büyük bir bölümü (17500 kadarı) İstanbul’da yaşamakta, diğer şehirlerde yaşayan az sayıda cemaatlerin (İzmir’de 1500, Bursa’da 50-60, Adana’da 20-30, Antakya’da 30-40 kişi kadar) gençleri de belli bir yaştan sonra özellikle okumak için İstanbul’a gelmekte ve hayatlarını burada devam ettirmektedirler.

Türkiye Cumhuriyeti Hahambaşılığının 2012 yılında elindeki verilere dayanarak yaptırdığı istatistiklere göre, Türkiye Yahudilerinin %97si Sefarad, %3ü de Aşkenaz’dır. Nüfusun %90ı İstanbul’da, %9u İzmir’de, %1i de Bursa, Adana, Antakya, Ankara, Çanakkale ve Gelibolu, ve Edirne’de yaşamaktadır. Çoğunluğun yaşadığı İstanbul şehrine baktığımızda, eskiden şehrin merkezinde birbirine çok yakın ve yürüme mesafesinde olan çevrelerde oturan Yahudilerin oturdukları yerleri artık ekonomik şartların belirlediğini görmekteyiz. Bugün Bahçeşehir, Çekmeköy, Göktürk, Küçükyalı, Tuzla, Pendik, Ömerli, ve Zekeriyaköy gibi şehir merkezine oldukça uzak ve daha ekonomik olan yerleşim bölgelerinde oldukça fazla Yahudi görmek mümkündür. Demografik bilgilere ulaştığımızda, bugün Yahudi nüfusunun %73ünün Avrupa yakasında, %27sinin ise Anadolu yakasında olduğunu görürüz.

Türk Yahudi nüfusunu yaş dağılımlarına göre incelediğimizde nüfusun %50 kadarının 25 ilâ 55 yaş arasında olduğunu görmekteyiz. Eskiye göre daha iyi bir beslenme, spor yapma ve iyi bir bakımla yaşam da daha uzamıştır. 65 yaş üstü kişilerin oranı %18 civarındadır. Buna karşılık 0 – 25 yaş arası nüfus gittikçe azalmaktadır. Son 5 yılda 0 – 25 yaş arası kişilerin sayısında %9 civarında bir gerileme gözlenmiştir. Ölümler ve göçler doğumlardan çok daha yüksek rakamlar göstermektedir.

Türk Yahudi cemaatinin eğitim seviyesine gelince, burada Yahudilerin toplum olarak eğitime verdikleri önemi sayılarda görmek mümkün olmaktadır. Türk Yahudi cemaatinin okul öncesi eğitimden lise sona kadar eğitim hizmeti veren bir özel okulu vardır. Yıllar içinde okulun eğitim standardı yükseltilmiş, bugün İstanbul’un iyi okulları arasında yerini almıştır. Okul bugün 600 kadar çocuğa hizmet vermektedir. Yine Hahambaşılığın elindeki verilere göre Türk Yahudi cemaatinde okuryazar olmayan hiç kimse yoktur. Toplumun %6si ilkokul, %26sı ortaokul ve %45i de lise mezunudur. Bunun dışında toplumun %29u üniversite ve %4ü de Lisansüstü diplomasına sahiptir ki bu rakamlar dünya standartlarına göre oldukça yükseklerdedir.

Türk Yahudi ailelerinin genellikle bütün çabaları çocuklarına iyi bir eğitim vermek içindir. Yabancı dil bilmek geleneksel bir olgu iken, atalarının İspanya’dan getirdikleri ve Yahudice olarak da bilinen Ladino ya da Judeo-Espanyolcanın ev dili olmaktan çıkması, 1860lardan 1970lere kadar Alliance Israelite Universelle okulları ile toplumun bir parçası haline gelen ve evlerde de konuşulan Fransızcanın da etkisini kaybedip evlerden çekilmesi, çok dilli bir toplum olan Türk Yahudi toplumunu az sayıda dil konuşan bir toplum haline getirmiştir. Bugün Türk Yahudi toplumunda ev dili Türkçedir. Çocukların İngilizce öğrenmesi çok istenilen bir durumdur. 1990’lardan bu yana da dünyada İngilizceden sonra en çok konuşulan ikinci dil olan İspanyolca da öğrenilmek istenen dillerden biri olmuştur. Dolayısı ile Hahambaşılığın elindeki verilere baktığımızda toplumun %53ünün yine de yabancı dil bildiğini görmekteyiz.

Kurumlar

Türkiye Cumhuriyeti Yahudileri Türkiye Hahambaşısı tarafından temsil edilmektedir. Rav Isak Haleva makama seçildiği 2002 yılından beri Türkiye Cumhuriyetinin 3cü Hahambaşısı olarak görevini sürdürmektedir. Hahambaşıya toplumun her türlü dini işlerini yürütmek için din adamlarından oluşan ve Bet-Din adı verilen bir kurul yardım etmektedir. Hahambaşı ayrıca toplumun din dışı işlerini yürütmek için de 50 kişiden oluşan bir müşavirler kurulunun da başındadır.

Türkiye Yahudilerinin 1898 yılında hayırseverler tarafından kurulan ve bütün TC vatandaşlarına hizmet veren Balat Or-Ahayim (hayat ışığı anlamına gelir) Hastanesi canla başla çalışmakta ve hastalara yüksek kalitede hizmet vermektedir.

Türk Yahudi toplumunun İstanbul’da dini ibadetlerini yerine getirebilmeleri için açık ve çalışan 19 sinagogu vardır. Bazı sinagoglar Yahudilerin artık yaşamadıkları yerlerde olmalarına rağmen, tarihi değerlerinden dolayı cemaat tarafından yaşatılmaktadırlar.

Hahambaşılığa bağlı birçok yardım kurumu da yaşlılara, öksüzlere, engellilere ve ekonomik durumu yetersiz olan öğrencilere yardım etmektedir. Bu kurumlarda çalışan birçok gönüllü kurumların ekonomik olarak kalkınmaları için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

Türk Yahudi cemaatinin 4000 kişi tarafından okunan tek bir gazetesi vardır, Şalom. 1947de Avram Leyon tarafından kurulan Şalom gazetesi, 1983’te Avram Leyon’un sağlığı bozulunca cemaat tarafından devralınmış ve o tarihten itibaren de haftada bir Türkçe olarak yayınına devam etmiştir. Şalom’un bir sayfası Ladino dilindedir. Bugün her gazete gibi internetten de okunabilen Şalom http://www.salom.com.tr adresinden çok daha geniş bir okur kitlesine ulaşabilmektedir.

Yine Hahambaşılığa bağlı olan Sefarad Kültürü Araştırma Merkezi 2003 yılının sonundan beri hizmet vermekte, genellikle oral bir kültür olan Sefarad kültürünün kaybolmakta olan değerlerini toplamakta, belgelemekte, arşivlemekte ve gelecek kuşaklar için bir kültür hazinesi oluşturmaya çalışmaktadır. Merkezin ayda bir Şalom gazetesinin eki olarak yayınladığı ve tamamı Ladino dilinde olan El Amaneser gazetesi 24 sayfa olarak dünyada tek olma özelliğini 8 yıldır korumaktadır. Merkez ayrıca dünyanın tek Ladino dilinde karikatür kitabını basmış, Türk Yahudilerine has bir ilahi türü olan ve Edirne’de doğup sonra İstanbul’da devam eden Maftirim koleksyonunu da kaybolmaktan kurtarabilmiş ve Türk Sanat Müziği için de önemli bir arşiv teşkil eden bu koleksyonu müzikseverlere sunabilmiştir. Yaptığı akademik çalışmalar ve araştırmalarla dünya akademik çevrelerinde saygınlık kazanmış olan merkezin son çalışması Ladino Database adını taşımakta ve bu çalışmayla kaybolmakta olan Ladino dilinin belgelenmesi mümkün olmaktadır. Merkezin çalışmaları http://www.istanbulsephardiccenter.com ve https://sephardiccenter.wordpress.com internet adreslerinde takip edilebilir.

Sosyal Hayat

1970lere kadar demografik olarak birbirine çok yakın ve yürüme mesafelerinde oturan cemaat üyeleri ve özellikle gençler artık daha önce belirttiğim gibi ekonomik şartlardan dolayı İstanbul’un uzak semtlerinde yuva kurunca, sosyal hayat da tamamen değişmiş oldu. Yine 1970lere kadar ev hanımı olan ve çalışmayan birçok kadın varken bugün çalışmayan kadın bulmak zor hale gelmiştir. Evde oturan hanımların, çay partileri, oturma günleri vb toplantı günleri artık sadece daha yaşlı kuşak mensupları tarafından yapılır olmuştur. Sosyal hayat, en yakında oturanlarla görüşülebilen hafta sonlarına kaymıştır.

Eskiden daha kapalı bir toplum olan Türk Yahudi toplumu bütün bu demografik değişikliklerden dolayı ve artık kızlı erkekli üniversitelere akın edildiğinden sosyal ilişkiler sadece Yahudilerle değil, geniş toplumla da olmaktadır. Yine eskiden daha geniş aileler bir arada yaşarken, bugün ekonomik şartlar çekirdek aile düzenini getirmiştir. Sosyal yaşam Şabat akşamları yenen aile yemeği ve bayramlarda bir araya gelen geniş aileden ibaret gibi gözüküyor. İnsanlar dünyadaki ekonomik krize paralel olarak çok çalışıyorlar ve her gün yükselen hayat standartları ve teknoloji ile baş etmeye çabalıyorlar. Günlük yaşamın hır gürü içinde de yüzyıllar boyu atalarının sürdürdükleri ve kuşaktan kuşağa iletilen gelenekleri devam ettirmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

 Türk-Sefarad Müziği

Türk-Sefarad Müziği 1492 yılında İspanya’daki Engizisyon’dan kaçıp Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşen ve kendilerine Sefarad Yahudileri diyen toplumun beraberlerinde getirdikleri müzik kültürünün 500den fazla yıldır yaşadıkları Osmanlı ve Türk topraklarındaki müzik kültürü ile yoğrularak bugünkü haline gelen bir müzik türüdür. Oral bir kültür olan Sefarad kültürünün öğeleri kulaktan kulağa ve daha çok da anadan kıza geçerek günümüze kadar gelmiştir. Müzik de aynı şekilde kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Türk-Sefarad müziği temel olarak ikiye ayrılır: Halk Şarkıları olan Kantikas ve sinagoglarda icra edilen dini müzik. Kantikas’ların dili Judeo-Espanyol ya da Ladino iken sinagoglarda icra edilen dini müziğin sözleri çoğunlukla dua oldukları için her zaman İbranice olmuştur. Bugünkü Türk-Sefarad müziğini dinleyenler yoğun bir Türk Sanat Müziği ve Balkan müzikleri etkisi hissedebilirler ki bu da kültür etkileşiminin güzel bir örneğidir.

Müzik

Müzik toplumlar için önemli bir rol oynar. Kültürlerin kuşaktan kuşağa aktarımında en önemli faktörlerden biri müziktir. Sefarad toplumunda da kültür anadan kıza aktarılmıştır. Genellikle eski kapalı toplumlarda kültür aktarımı kadınların görevi olmuştur. Erkekler geniş toplumla iletişim halinde olup, iş ve aş problemlerini hallederken toplumun dışına çıkabilmişlerdir. Halbuki kadınların toplumun dışına çıkma bahaneleri yoktur. Kadınlar için hayat ev ve evin çevresinde geçer. Eğlenceleri ise komşu kadınlarla birlikte çamaşır yıkamak, dikiş dikmek, yemek pişirmek, hamama gitmek ve tabii dedikodu yapmaktır. Bütün bu buluşmalarda müzik önemli bir yer tutar. Evlerde tertip edilen günlerde, udunu ya da mandolinini alan başlar çalıp söylemeye. Şarkılarla hikâyeler anlatılır, dedikodu yapılır, acılar paylaşılır ve herkes bu müzikal dünyada kendine bir yer edinir.

Romansa Geleneği

15ci yüzyıl İspanya’sında hâkim olan müzik kültürü “Romansa” adını taşıyordu. Romansa’lar her biri bir hikâye anlatan uzun şiirlerdi. İlk ortaya çıktığında Romansa’lar epik hikayeler anlatan kahramanlık hikayeleri idi. Bu hikayelerde savaşa giden soylu şövalyeler ile onların dönmesini bekleyen soylu genç kızlar anlatılıyordu. Daha sonraları Romansa geleneği halk tarafından da benimsenince hikâyelerin rengi de değişti. Bu kez anlatılan hikâyeler soylulardan ziyade normal halk insanının güncel hayatından kesitler oldu. Güncel acılar, aşklar, dedikodular uzun uzun bu şarkılarda tasvir edilir oldu. Günümüze kadar gelebilmiş Romansa’lara baktığımızda bu şarkılarda sürekli tekrarlanan basit melodiler görmekteyiz. Çok belli ki birlikte toplanan kadınlar basit bir melodiyi alıp her kıtayı başka biri söyleyerek eğlenmekteydiler. İşte Sefarad Yahudilerinin Osmanlı İmparatorluğu’na getirdikleri müzik kültürü bundan ibaretti.

Romansa örnekleri:

MORENIKA A MI ME YAMAN – Bana Esmer Derler

Morenika a mi me yaman                               Bana Esmer derler

Yo blanka nasi                                               Ben beyaz doğdum

I del sol del enverano                                    Yazın güneşinden

Yo me ize ansi                                               Ben böyle oldum

Morenika, grasyozika sos,                              Esmersin sen, pek zarifsin

Tu morena i yo grasyozo                                Sen esmer, ben zarif

I ojos pretos tu.                                              Sen kara gözlüm

Morenika a mi me yaman                               Bana Esmer derler

Los marineros.                                               Denizciler

Si otra vez a mi me yaman,                            Eğer bir kez daha çağırırlarsa

Me vo kon eyos.                                            Giderim ben onlarla

Morenika a mi me yama                                 Bana Esmer der

El ijo del Rey                                                 Kralın oğlu

Si otra vez a mi me yama                               Eğer bir kez daha çağırırsa

Yo me vo kon el.                                           Giderim ben onunla.

 TRES ERMANIKAS ERAN          –          Üç Kızkardeştiler             
Tres ermanikas eran,                                      Üç kızkardeştiler
Blankas de roz, ay ramas de flor!                  Beyaz gül gibi çiçek demeti!
Tres ermanikas eran,                                      Üç kızkardeştiler
Tres ermanikas son.                                        Üç kızkardeştirler

Las dos eran kazadas,                                                İkisi evliydi
Blankas de roz, Ay ramas de flor!                 Beyaz gül gibi çiçek demeti!
Las dos eran kazadas,                                                İkisi evliydi
La una se deperdyo.                                      Biri kayıp.

Su padre kon verguensa,                                Babası utanç içinde
Blankas de roz, Ay, ramas de flor!                Beyaz gül gibi çiçek demeti!
Su padre kon verguensa,                                Babası utanç içinde
A Rodes l’ambiyo.                                         Onu Rodos’a yolladı

En medyo del kamino,                                  Yolun ortasında
Blankas de roz, Ay, ramas de flor!                Beyaz gül gibi çiçek demeti!
En medyo del kamino,                                  Yolun ortasında
La ninya se durmyo.                                      Kız uyuyakaldı

Por ayi paso el kavalyero,                              Oradan bir genç atlı geçti
Blankas de roz, Ay, ramas de flor!                Beyaz gül gibi çiçek demeti!
Por ayi paso el kavalyero,                              Oradan bir genç atlı geçti
Tres bezikos el le dyo.                                   Ona üç öpücük verdi.

Uno en kada kara,                                          Her biri bir yanağına
Blankas de roz, Ay, ramas de flor!                Beyaz gül gibi çiçek demeti!
Uno en kada kara,                                          Her biri bir yanağına
I uno al korason.                                            Ve bir tane de kalbine.

Osmanlı İmparatorluğu’nda

Yıllar geçtikçe Osmanlı İmparatorluğu’nda hayatlarını sürdüren Sefarad Yahudilerinin müziği giderek daha fazla Türk Sanat Müziği ve diğer Balkan müziklerinden etkilenmeye başlar. Zaman içinde Sefarad toplumu içerisinde bestelenen müziklerin bütün bu etkileri birleştirdiği görülür. Şarkılar aşk, dedikodu, kıskançlık, güncel hayattan kesitler, doğum, ölüm, kadın-erkek ilişkileri ve duygularını kapsayan temalar içererek bestelendiler. Bu şarkılarda göze çarpan en önemli özellik, melodi ne olursa olsun, şarkı sözlerinin mutlaka Judeo-Espanyol dilinde olması idi. Zamanla Türk-Sefarad müziği repertuarında Türk Sanat Müziği etkileri fazlalaşmış, bu şarkılarda makamlar ön plana çıkarken şarkı sözlerinde belirgin bir “acı” teması hâkim olmaya başlamış.

Aşağıda sözleri verilen şarkı Nihavend makamında tipik bir Türk Sanat müziği parçası:

PARA KE KERO YO MAS BIVIR?                   Neden Yaşamak İsteyeyim Ki?

Para ke kero yo mas bivir?                                         Neden yaşamak isteyeyim ki?

En este mundo.                                                         Bu alemde

Mijor es murir mas ke sufrir                                       Ölmek acı çekmekten iyidir

Dolores de amor vengo a sufrir.                                Aşk acıları çekmekteyim

Yo te amo de korason                                                           Ben seni yürekten severim

Ma no te puedo alkansar.                                          Ama sana bir türlü ulaşamam.

Aşağıdaki şarkı örneği ise kadın-erkek ilişkisine komik bir bakış atarak bestelenmiş. Adı Sarika olan bir genç kızı genç delikanlı kendisine ayakkabı ve çizme satın alacağını söyleyerek kandırmaya çalışıyor ama nafile. Sefarad müziğindeki şarkıların tümü anadan kıza aktarılmış anonim melodilerdir. Ancak bu aşağıdaki şarkının sözlerinde de gördüğünüz gibi şarkı sözlerinden o zamana ait birtakım sosyolojik bilgiler elde etmekteyiz. Unkapanı ve Cibali sözlerinden bu şarkının en azından bir İstanbul şarkısı olduğunu anlayabiliyoruz. Bu iki semtimizin de ayakkabı dükkânlarıyla meşhur olduğunu da (her ne kadar ben çocukluğumdan hatırlasam da bugünkü gençlerin bunu bilmediğine eminim) şarkıda görüyoruz.

BRE SARIKA BRE                                               BRE SARIKA BRE

-Bre Sarika bre…                                                        -Bre Sarika bre…

Trayme un poko d’agua.                                            Bana biraz su getir

-‘Sto deskalsa                                                             -Ayağım çıplak

Ay rosiyo en basho                                                    Yere çiğ düşmüş

Me se yela el pie.                                                       Ayağım üşür sonra

-Bre Sarika bre                                                          -Bre Sarika bre…

Chika i ermozika,                                                       Küçük ve güzel.

Bre Sarika bre                                                            Bre Sarika bre…

Linda i savrozika                                                       Güzel ve tatlı

Yo te va merkar                                                         Ben sana alacağım

Sapatos d’Unkapan                                                    Unkapanı’ndan ayakkabı

Chizmes de Djibali                                                    Cibali’den de çizme

No me primo a ti                                                        -Ben sana kalmadım

Ke me merkes tu,                                                       Almana gerek yok

Tengo un padre,                                                        Benim babam var

Merkador muy grande,                                              Büyük tüccar

I el me va merkar                                                       O bana alır

Sapatos d’Unkapan,                                                   Unkapanı’ndan ayakkabı

Chizmes de Djibali.                                                   Cibali’den de çizme

Birçoğu özgün fakat anonim olan şarkıların yanı sıra Türk-Sefarad müziği repertuarında göze çarpan bir diğer grup şarkı zamanının popüler melodilerinin ödünç alındığı grup. Bu ödünç alınan melodilerin üzerine bazen tercüme niteliği taşıyan bazen de alakasız sözler her zaman Judeo-Espanyol dilinde yazılmış. Söz yazarları genel olarak bilinmese de 1920lerde böyle şarkıların üzerine söz yazan İstanbul’lu Jak Mayeş’i ve Selanikli ünlü ikili Sadik & Gazoz’u (Sadik Gershon ve Moshe Kazez) biliyoruz.

Aşağıda “Bekledim de Gelmedin” şarkısının melodisi üzerine yazılmış Judeo-Espanyolca sözler bulacaksınız.

PORKE NO ME AMATES?                     NİÇİN BENİ SEVMEDİN?

Dezeyava kon fervor,                                    İsterdim çok

Ke akseptaras mi amor.                                  Ki aşkımı kabul edesin

Esperi en vanedad,                                        Boş yere bekledim

Oy yo sufro el dolor.                                     Bugün acılar çekerim.

Dime dime, porke no me amates?                  Söyle, söyle, niçin beni sevmedin?

Dime dime, porke me enganyates?                Söyle, söyle, niçin beni aldattın?

Anadan kıza aktarılan binlerce şarkı içinde öyle melodiler var ki sanki her önüne gelen bu melodiler üzerine söz yazmış. Bu şarkıları yaşlılardan topladığımız zaman her biri bir başka kıta söyledi bize. Aynı şekilde yine çok popüler oldukları göze çarpan şarkı sözleri var. Bu sözlere birçok farklı melodi yazılmış. Bu da tabii ki oral kültürün bir parçasıdır.

Dinî Müzik

Türk-Sefarad müziğinin bir önemli öğesini de dini müzikler oluşturmaktadır. Dini müziği başlıca iki grupta incelemek mümkündür.

Birinci grup dini müzikler popüler şarkıların bir uzantısı olarak algılanabilir. Bu şarkılar aile halkı tarafından Yahudi bayramları sırasında bir araya geldiklerinde söylenen şarkılardır. Hanuka, Purim, Pesah gibi bayramlarda aile fertleri bir masa etrafında toplandıklarında bayram havasını vurgulamak ve bu geleneklerin genç kuşaklara aktarımını sağlamak için herkesin bir ağızdan söylediği şarkılardır bunlar. Genel olarak ya o bayramın önemini vurgulayan sözleri vardır ya da o bayrama has olan gelenekleri anlatırlar. Bu şarkılarda kullanılan dil Judeo-Espanyolcadır. Bir Hanuka şarkısı olan Ocho Kandelikas bu repertuarın güzel ve popüler örneklerinden biridir.

 OCHO KANDELIKAS                              SEKİZ MUMCUK

Hanuka linda sta aki                                      Güzel Hanuka (bayramı) geldi

Ocho kandelas para mi                                  Bana sekiz mumcuk

Una kandelika                                               Bir mumcuk

Dos kandelikas                                              İki mumcuk

Tres kandelikas                                              Üç mumcuk

Kuatro kandelikas                                          Dört mumcuk

Sinko kandelikas                                            Beş mumcuk

Sej kandelikas                                                Altı mumcuk

Syete kandelikas                                            Yedi mumcuk

Ocho kandelas para mi                                  Bana sekiz mumcuk

Los pastelikos va komer                                Güzel pastaları yiyeceğim

Kon almendrikas i la miel (2)                        Bademli ve ballı

Una kandelika …                                           Bir mumcuk…

Munchas fiestas vo azer                                 Birçok bayramlar kutlayacağım

Kon alegrias i plazer (2)                                 Zevk ve neşe ile

Una kandelika…                                            Bir mumcuk…

İkinci grupta yer alan dini müzikleri sadece sinagoglarda duyabilirsiniz. Bu dini müzik geleneği de yine kulaktan kulağa, ustadan çırağa aktarılarak günümüze kadar gelmiş ve 2002 yılında Los Pasharos Sefaradis grubunun çıkarttığı “Zemirot: Türk-Sefarad Sinagog İlahileri” ve 2008 yılında Yako Taragano Sinagog İlahileri Korosu’nun çıkarttığı “Zemirot II: Türk-Sefarad Sinagog İlahileri” CD’lerine kadar hiç kayıt altına alınmamışlardı. Bu yüzden her oral kültürde olduğu gibi kayıplar çok fazla olmuştur.

Dini müziklerde kullanılan dil her zaman Yahudilerin din dili ve kutsal dil olarak kabul edilen İbranice olmuştur. Çok ender olarak İbranice ilahilerin içinde tercüme niteliği taşıyan Judeo-Espanyolca sözlere rastlanılabilir. (Bkz. En Keloenu) Sinagoglarda söylenen ilahilerin hepsi Türk Sanat Müziği makamları ile icra edilmekte, yıllar içinde bu ilahileri icra eden Hazan’lar imamlarla birlikte eğitim almışlar ve Türk Sanat müziği makamları ile çok üstün kalitede besteler yapmışlardır. Yine her zaman olduğu gibi bu bestelerin çoğunun kimin tarafından yapıldığı bilinmemektedir.

Aşağıda örneği verilen ilahi Cuma akşamları Şabat ’ı karşılarken önce İbranice sonra da Judeo-Espanyolca icra edilmektedir. Bu şekilde iki dilde icrası da sadece Türkiye’deki sinagoglarda görülmektedir.

EN KELOENU                                           YOKTUR TANRIMIZ GİBİSİ

En ke-lo-enu, en kadonenu, en kemalkenu, en kemoshienu

Non komo muestro Dio                                 Yoktur Tanrımız gibisi

Non komo muestro Sinyor                             Yoktur Efendimiz gibisi

Non komo muestro Rey                                Yoktur Kralımız gibisi

Non komo muestro Salvador                         Yoktur Kurtarıcımız gibisi

Mi ke-lo-enu, mi kadonenu, mi kemalkenu, mi kemoshienu

Ken komo muestro Dio                                 Kimdir Tanrımız gibisi

Ken komo muestro Sinyor                             Kimdir Efendimiz gibisi

Ken komo muestro Rey                                 Kimdir Kralımız gibisi

Ken komo muestro Salvador                         Kimdir Kurtarıcımız gibisi

Node le-lo-enu, node ladonenu, node lemalkenu, node lemoshienu

Loaremos a muestro Dio                               Övelim Tanrımızı

Loaremos a muestro Sinyor                           Övelim Efendimizi

Loaremos a muestro Rey                               Övelim Kralımızı

Loaremos a muestro Salvador                       Övelim Kurtarıcımızı

Baruh E-lo-enu, baruh adonenu, baruh malkenu, baruh moshienu

Bendicho muestro Dio                                  Kutsaldır Tanrımız

Bendicho muestro Sinyor                              Kutsaldır Efendimiz

Bendicho muestro Rey                                  Kutsaldır Kralımız

Bendicho muestro Salvador                          Kutsaldır Kurtarıcımız

Ata u E-lo-enu, Ata u adonenu, Ata u malkenu, ata u moshienu

Tu sos muestro Dio                                        Sensin bizim Tanrımız

Tu sos muestro Sinyor                                   Sensin bizim Efendimiz

Tu sos muestro Rey                                       Sensin bizim Kralımız

Tu sos muestro Salvador                                Sensin bizim Kurtarıcımız

Maftirim: özel bir ilahi grubu

Bu ilahiler Edirne’de doğmuş bir gelenekten günümüze kadar aktarılmış. Maftirim kutsal Cumartesi günleri (Şabat ) dualar okunduktan sonra Şabat ’ın sona ermesine kadar koro halinde okunan ilahilerdir. Bu ilahilerin sözleri Tanrıya ve kutsal şehir Kudüs’e övgüler yağdıran şiirlerden oluşmakta. 16cı yüzyıldan itibaren yazılmış şiirler mevcut. Bu şiirler çok eski ve edebi bir İbranice ile yazıldığından zamanla, ve sesli harfleri belirten noktalamaların da konmamış olduğu düşünülürse, anlaşılmaları zorlaşmıştır.

Maftirim geleneği başladığında ilahilerin odak noktası sözleri idi ve müzik o kadar da önemli değildi. Maftirim geleneği sadece Türk Sanat Müziği makamları ile icra edilmiştir. Yıllar içinde özellikle Edirne’deki Sufi merkezleri ile haşır neşir olan Hazanlar, birlikte meşk ederek bu ilahilerdeki odak noktasını müziğe çevirmişler ve kaliteyi şiirden müziğe kaydırmışlardır. Yine belgelememenin sonucunda bugün yazılmış olan 1000den fazla şiirin sadece 63 tanesinin melodisi bizlere ulaşabilmiştir. Bunların arasında da sadece 10-15 tanesi genç kuşak hazanlar tarafından öğrenilmiştir. Günümüze ulaşmayı başaran 63 ilahilik koleksyonun tamamı Sefarad Kültürü Araştırma Merkezi tarafından bu müziği icra eden son üç büyük ustanın yorumu ile 2009 yılının sonunda yayınlanmıştır. Bu mükemmel eserin içinde 4 CD, 1 DVD ve 360 sayfalık bir kitap bulunmaktadır. Kitap 3 dilde hazırlanmış olup (Türkçe, İngilizce ve Judeo-Espanyolca) her bölümüne dünyanın sayılı uzmanları katkıda bulunmuştur. En önemli katkılarda biri de Sayın Av. Udî Mahmut Özbay’ın bütün ilahilerin notalarına yaptığı düzeltmeler olmuştur. Son derece titiz çalışmasının sonucunda bütün parçaların notaları usulleri ve hatta metronom değerleri daha sonraki kuşaklara aktarılmak üzere hatasız kayıt altına alınabilmiştir.

Bugün Türk-Sefarad Müziği

Bugün dünyada Sefarad müziği ile ilgilenip onu icra eden birçok grup bulunmaktadır. Bu icracıların en büyük dezavantajı Judeo-Espanyol dilini bilmemeleridir. Bundan dolayı da söylediklerini anlamamakta, çok kez telaffuzda hatalar yapmakta ve müziğin ruhunu yansıtamamaktadırlar. Genç müzisyenler melodileri beğendikleri için cazdan rock müziğine kadar her türlü yorumu denemektedirler bu müziği yaparken. Değişik yorumlar gerçekten de çok daha büyük bir seyirci kitlesine hitap etmeye yardımcı olmaktadır. Yine bu grupların bir başka büyük dezavantajı çok kısıtlı bir repertuar içinde dönmeleridir. Birçok değişik CD satın aldığınızda aynı 20 şarkının değişik şekillerde yorumlanmış halleri ile karşılaşıyorsunuz. Halbuki binlerce şarkı mevcut Sefarad müziği repertuarında. Tabii ki bu binlerce şarkı içinde çok büyük bir bölümü Türk Sanat müziği etkisinde bestelenmiş olduğu için batılı kulaklara yabancı gelmekte ve o gırtlakla söyleyemedikleri için de ya tamamen repertuardan çıkartılmakta ya da batı tarzı bir yorumla çok yabancılaşmış seslerle söylenmektedirler.

Türkiye’de Los Pasharos Sefaradis grubu 1978 yılından beri yaşlılardan yüzlerce şarkı toplamış ve bu müziğin en büyük repertuarlarından birini oluşturmuşlardır. Dünyanın en otantik icraatçıları arasında gösterilen grup bugüne kadar 8 tane albüm yapmış ve mümkün olduğu kadar çok şarkının belgelenmesini misyon olarak almışlardır. Los Pasharos Sefaradis grubunun kurucularından İzzet Bana’nın kurduğu Estreyikas d’Estambol adlı çocuk korosu da bu şarkıları icra etmekte böylece bu kültürün bir sonraki kuşağa aktarımı sağlanmaktadır. Oral bir kültür olan Türk Sefarad kültürü öğelerinden ne kadar çoğu kaybolmadan arşivlenebilirse o kadar gelecek kuşaklara karşı olan görevlerimizi yerine getirmiş oluruz…

ESTA MONTANYA                                              BU DAĞ

Esta montanya d’enfrente                                          Bu karşıdaki dağ

S’asiende i va kemando                                             Yanar da yanar

Ayi pyedri al mi amor                                               Orada kaybettim aşkımı

M’asento i vo yorando.                                              Oturur ağlarım

Arvoliko de menekshe,                                             Menekşe ağacı

Yo lo ensembri en mi guerta                                      Bahçeme ektim

Yo lo kresi i lo engrandesi                                         Onu yetiştirdim ve büyüttüm

Otros s’estan gozando.                                              Başkaları keyfini sürüyor

Sekretos kero deskuvrir                                             Sırlarımı açmak isterim

Sekretos de mi vida                                                   Hayatımın sırlarını

No ay ken sepa mi dolor                                           Kimse bilmez acımı

Ni ajenos, ni parientes                                               Ne yabancılar, ne ailem

El sielo kero por papel                                               Gökyüzü olsa kağıt

La mar kero por tinta                                                 Denizler olsa mürekkep

Los arvoles por pendola                                            Ağaçlar olsa kalem

Para eskrivir mis lagrimas.                                         Gözyaşlarımı yazardım.

Türk-Sefarad Mutfağı

Yemek ve mutfak! Bütün Akdeniz kültürlerinde olduğu gibi Türkiye’de de en iyi sosyalleşmenin yemek masalarının çevresinde olduğu yadsınamaz. Eski zamanlardan beri süregelen bir toplumsal yaşam biçiminin yemek yeme üzerine yoğunlaştığını görürüz. Bugünkü globalleşen dünyada her gün çoğalarak ortaya çıkan teknolojik aletler (akıllı telefonlar, bilgisayarlar, yüzlerce TV kanalı, video cihazları, internet vs.) insanlar arası iletişimi gittikçe daha çok elektronik ortamlara aktarırken ilişkiler de aynı ölçüde yüzeysel kalmaktadır. Ancak şu da bir gerçek ki, kültürleri incelediğimizde en zor kaybolan öğenin genellikle mutfak olduğunu görürüz. Aile kavramının hâlâ oldukça kuvvetli olduğu Türk-Sefarad kültüründe de ailece bir masa etrafında yenilen geleneksel yemeklerin önemi ve kıymeti devam ettikçe mutfak kültürünün kaybolması o derece zorlaşacaktır.

Tarihi açıdan baktığımızda, Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle Batı Anadolu, Trakya ve Balkanlara yerleşmiş olan Sefarad cemaatlerinin yaşam tarzları bizlere gelenekleri hakkında da bazı fikirler verebilmektedir. “Sefarad Mutfağı” adı altında kesin bir mutfak kültüründen bahsetmek de çok mümkün olmayacaktır çünkü Sefaradlar her gittikleri yerde, o yörenin tatlarını ve tariflerin içeriklerini kendi mutfak gelenekleri ve mirasları ile yoğurup kendilerine mal etmişlerdir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Yahudiler kendi bölgelerinde oldukça kapalı toplumlar olarak yaşamışlar, erkekler işleri dolayısı ile kapalı çevrelerinden uzaklaşırken kadınlar pek dışarı çıkmamışlar, geldikleri ülkenin dilini öğrenmemişler ve bu yüzden de gelenek ve göreneklerin bir sonraki kuşağa aktarılmasındaki en önemli rolü üstlenmişlerdir. Yine de, her ne kadar “kapalı” bir toplumdan bahsediyorsak da, bunlar “geto” niteliği taşımadıkları için çevrelerindeki diğer toplumlarla kısıtlı da olsa iletişim ve etkileşim kaçınılmaz olmuştur. Yahudiler, Rumlar ve Müslüman Türkler birbirlerinden yemek tarifleri alıp vermişler ve bu tarifler herkesin kendi geleneğine göre özümlenmişlerdir. Anadan kıza geçen yemek tarifleri günümüze kadar ulaşabilmiştir.

Türk Sefarad mutfağını simgeleyen iki önemli karakteristik vardır: İspanya’dan getirilen ve yüzyıllar boyu devam ettirilen geleneksel mutfak ve yine yüzyıllar boyu birlikte yaşamın getirdiği iletişimle bu eski geleneklere eklenen Türk, Rum ve Balkan mutfakları. Sonuçta ortaya çıkan harika tatları olan ve içinde birçok kültürün izlerini taşıyan bir Akdeniz mutfağıdır. Birlikte yaşamın en güzel taraflarından biri de eski zamanlarda sıkça görülen ve günümüzde yavaş yavaş kaybolmakta olan komşuluk ilişkileridir. Çocukluğumun İstanbul’unda çok canlı olarak hatırladığım en güzel anılarımdan biri de paralel sokaklarda oturan komşularımızla bahçe, teras ve aydınlıkların birbirine bakmasıydı. Harika bir komşuluk vardı. Üst katımızda oturan Ermeni Madam Nıvart, onun üstünde oturan Rum Madam Fofo, karşı apartmanda alt katta oturan Müslüman Arnavut Hayriye Hanım, onun yan apartmanında oturan Yahudi Madam Raşel ve biz en neşeli zamanlarımızı yazları hep birbirimize bakan balkonlarda geçirirdik. Çok güzel sesi olan babam şarkı söyler, komşular da ona katılırdı. Bütün hanımlar yaptıkları en güzel tatlıları, börekleri ve kekleri sepetlerle diğer komşulara dağıtırlar, çay ve kahve eşliğinde mükemmel yaz geceleri geçirilirdi. Tabii ki herkes en beğendiği tatlının ve böreğin tarifini bir diğerinden alır, kendi mutfağına uyarlar ve aileye ya da kendi misafirlerini yeni tatlar adı altında sunardı. Yine çocukluğumdan kalan güzel anılardan biri de herkesin diğerlerinin bayramının ne zaman olduğunu bilmesiydi. Bayram ziyaretlerine gidilir ve tabii bayramlara has özel yemekler ve tatlılar hep birlikte yenirdi.

Bugün şehirde bir apartmanda oturuyorsanız o eski komşulukları artık bulamazsınız. Ancak, İstanbul’da yeni bir yerleşim tarzı daha çok şehrin dışlarına doğru ortaya çıktı: Site Hayatı. Özellikle yeni yerleşim bölgelerinde tercih edilen ev tipleri siteler olunca yeni bir yaşam biçimi de ister istemez ortaya çıkmıştır. Sitelerde bazı komşuluklar eskiyi aratmayacak şekildedir. İşte bu yeni ve modern yaşam biçiminde de hep birlikte yenen yemekler, balkon sefaları ve birlikte çıkılan tatiller insanları kültürleri ne olursa olsun birleştiren unsurlar olmuştur. Bu yaşam biçiminde de tabii ki yeni tatlar denenmekte ve herkes herkesin yaptığı yemekleri denemektedir.

Kaşerut Kuralları

Türk-Sefarad mutfağında nelerin nasıl pişirileceğine karar veren aslında yüzyıllar boyu Yahudi dini geleneklerinin en önemlisi olan Kaşerut kuralları olmuştur. Sofraya gelen yemekler bu kurallar çerçevesinde pişirilmiş, neyin ne ile yenilebileceğine de yine bu kurallar karar vermiştir. Türkiye Cumhuriyetinin yetiştirdiği en büyük hahamlardan biri olan Rabi Nesim Behar’ın birçok önemli eserinden biri olan “Dini Uygulama Rehberi – El Gid del Pratikante16 Türk-Sefarad mutfağında nelerin yenebileceğini ve özellikle etlerin nasıl pişirilmesi gerektiğini ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır.  (Bkz. İlave Ek I: Kaşerut Kuralları: Dini Uygulama Rehberi Kitabından Ayrıntılı Bilgiler)    ___________________________________

16 Rabi Nesim Behar; Dini Uygulama Rehberi – El Gid para el Pratikante; Ohan Matbaacılık; Istanbul, 2004

Kaşer” olarak addedilen bir yiyecek helaldir ve yenebilir. “Terefa” olarak addedilen bir yiyecek ise haramdır ve yenemez. Günümüzde Kaşerut kurallarına uygun beslenme şeklinin en sağlıklı dietlerden biri olduğu bilimsel olarak ispatlanmıştır. Ancak Kaşerut kuralları sadece sağlıkla ilgili değildir. Bir yiyeceğin kutsanması, hayata duyulan saygı ve bu şekilde insanın kendini kutsanmış hissetmesi ile de ilgilidir. Herhangi bir şey yenmeye başlandığında beraha adı verilen bir dua okunmalı böylece yenilen şeyin kutsanması sağlanmalıdır. Kurallar saf ve temiz olanla saf olmayanı ayırt edebilmek üzerine kurulu olup bunu insan hayatının her safhasına uygulayabilir.

Kaşerut kuralları oldukça ayrıntılıdır (Bkz. İlave Ek I: Kaşerut Kuralları: Dini Uygulama Rehberi Kitabından Ayrıntılı Bilgiler) ve bu ayrıntıları birçok kitaptan öğrenmek mümkündür. Bu makalenin sonunda verdiğim ayrıntılar dışında birkaç temel kural bizlere Sefarad mutfağının menü seçimlerini daha iyi anlamamızı sağlayacaktır. Birinci ve en temel kural “etli ile sütlüyü karıştırmamak”tır. Bu en basit olarak iskender kebabı ve mantıyı Sefarad mutfağından çıkartmak demektir! Bunun dışında etli ve sütlü mamullerin ayrı ayrı nasıl ve ne sırada yenebileceği yine Dini Uygulama Rehberi’nde belirtilmiştir.

Kaşerut kurallarının getirdiği kısıtlamaları göz önünde bulundurunca Sefarad mutfağındaki sebze yemeklerinin çokluğu bizleri şaşırtmamalı. Menüleri içlerinde hiç et bulunmadan da hazırlamak mümkündür. Bir de şunu hatırlamak gerekir ki et her zaman pahalı olmuştur ve sofralarda her öğün bulunması her zaman mümkün olmamıştır. Eski çağlardaki toplumların geniş aileler halinde yaşadıkları düşünülürse, her gün birçok insan için et pişirilmesi evlerin ekonomik bütçelerini epeyce zorlardı. İşte bu yüzdendir ki Sefarad mutfağı son derece lezzetli olan ve en son kırıntısına kadar kullanılan sebzeli yemek tarifleri ile doludur. Ispanakların yaprakları kullanıldığı gibi saplarından da lezzetli bir zeytinyağlı, limonlu yemek yapılır, kabakların kabuklarından da yine zeytinyağlı, limonlu, dereotlu harika bir sebze yemeği sofraları süsler.

Pancarların sadece kökleri değil yapraklarından da yararlanılır. Nedense geniş toplum tarafından pancar yapraklarının kullanılabileceği bilinmediği için bugün marketlerde pancar demetlerinin hepsini yaprakları kesilmiş ve çöpe atılmış olarak bulmaktayız. Halbuki pancar yapraklarından yumurta ve peynir katılarak yufkalı ya da yufkasız leziz börekler yapılır Sefarad mutfağında ve bu böreklerden bir tadan tekrar tekrar aynı yemeği yemek ister.

Yaz aylarında ucuzlayan domateslerden yararlanmasını bilen Sefaradlar, Armiko adı verilen ve bol domates, soğan, pirinç ve maydanozdan oluşan serinletici bir zeytinyağlı yemeği yapmayı ihmal etmezler. Armiko da Kashkarikas (kabak kabukları) ve pancar yapraklarından yapılan börek gibi geniş toplum tarafından bilinmeyen bir yemektir.

Pek fazla et kullanılmayan Sefarad mutfağında sebze, peynir ve yumurta kombinasyonunu kullanarak son derece leziz yemekler yapılır. Bu tip yemeklere iyi bir örnek Kucharikas (kaşıklar) ya da Papuchakias (ayakkabılar) adı verilen yemektir. Kabak ve/veya patlıcandan yapılan bu yemekte kabaklar ve patlıcanlar dörde bölünüp içleri oyulur ve kaşık ya da ayakkabı şeklindeki bu parçaların içleri yumurta, peynir ve ekmek kırıntıları karışımından oluşan bir harç ile doldurularak fırına verilir.

Sebzelerin kralı tabii ki patlıcandır. Patlıcanla yapılabilecek yemek sayısı oldukça fazladır. Bu konuda Sefarad edebiyatında Los Gizados de las Berendjenas (Patlıcan Yemekleri) adlı bir şiir de bulunmaktadır. Aşağıda bu şiirden bölümler bulacaksınız. Bu şiir 36 kıtadan oluşmakta ve her kıtada farklı bir patlıcan yemeğinin tarifi verilmektedir.

Los Gizados de las Berendjenas17

Kuantos modos de gizados se aziyan de la berendjena?       Patlıcandan kaç çeşit yemek yapılırdı?

La primera las aziya la deskansada de Morena:                  İlkini rahmetli Morena yapardı

Kortadas en revanadas i echadas en la sena,                       Dilim dilim keser tencereye atardı 

Ke asi le ambezo su kosfuegra bula Lena.                            Böyle öğretmişti ona dünürü Lena.

 La sigunda si oyish, vos agrada mas i mas,                          İkincisini duysanız daha çok severdiniz

Lo ke aziya la mujer de Elazar el sammas:                           Şammaz Elazar’ın karısının marifetini

Burakadas por arientro, inchidas a no mas                          İçleri oyulmuş ve doldurulmuş

I las yamavan por nombre las senas de las dolmas.                 Bunlara da dolmalar denmiş.

 La tresera las aziya bula Djoya de Akshote:                         Üçüncüsünü Coya de Akşiote yaparmış

Las buiya i las koziya i les sakava el kokote                          Haşlarmış ve çekirdeklerini çıkarırmış

I el kezo sin manziya i azete kon el bote                                Peynirden kaçınmaz yağı varille eklermiş

I las yamava por nombre la komida de almodrote.              Ve bu yemeğe de Almodrote dermiş

_______________________________________

17 Kapon, Uriel Macias., La Cocina Judia, Red de Juderias de Espana, Girona, 2005, p. 159-165

 La onzena las aziya la bulisa de Sisilya:                               11.cisini Sicilya hahamının karısı yaparmış

Las friiya a una a una debasho de una kostiya,                    Teker teker bir pirzolanın altında kızartırmış

Espesias a muchedumbre i safran sin manziya                     Bol baharat ve acımadan safran katarmış

I es komida galana, se aze a la maraviya.                            Bu da şahane lezzetli bir yemek olurmuş.

 

La de diez i sesh las aziya bula Pava de Aruete,                   16cısını Pava de Aruete yaparmış

La tiya de Menahem, entenada de Kontente:                        Kontente’lerden Menahem’in teyzesi

Las kortava i las aziya kon vinagre i azete                                     Keser sirke ve yağ ile pişirirmiş

I mustarda i pimienta, i es koza muy valiente.                       Hardal ve biberle harika olurmuş.

 La de vente i dos las aziya bula Anula la korredera, 22cisini çöpçatan Anula yaparmış

Ke no le agradava vaka sino la buena kodrera:                   Sığırdan değil de kuzudan hoşlanırmış

Pimienta i muncha espesia ke no le diera durera                 Biber ve bol baharatla kabızlığı önlermiş

Kon sus ajikos mundados dientro de una kaldera.                Tencerenin içinde soyulmuş sarımsaklarla

 Todo esto ke oyitesh kale al lado su ravaniko                       Bütün bunların yanına turp lazım

I aresh un buen piyaz kon pimienta i pirishiliko                    Bir de güzel piyaz, biber ve maydanozla

I en kada dos bokados beveresh vuestro viniko,                    Her iki lokmada şarap yudumlamak

Ke ansi esta enkomendado tanto prove komo riko.               Ki böyledir tavsiye zengine de fakire de.

(Şiirin İngilizce tercümesini makalenin sonunda bulabilirsiniz.)

Et yemeklerine gelince, kıyma kullanılarak yapılan birçok Sefarad yemeği vardır. Bu yemeklerin birçoğu köfte şeklindedir. Sebze ve az miktarda kıyma kullanılarak yapılan birçok çeşit köfte vardır ki bunların arasında en ünlüleri Köftikas de Prasa diye adlandırılan pırasa köftesidir. Pırasa köftesi pişirmenin yöreye, ekonomik duruma ve Kaşerut kurallarına uygunluğuna göre farklılıkları vardır. Kimi pırasa ve kıymaya, patates, kimi patates ve havuç, kimi sadece ekmek içi ekleyerek yapar, kimi de pırasa köftelerini hiç kıyma koymadan yapar. Geleneksel olarak her farklı köftenin pişiriliş tarzı aynıdır: köfteler önce una sonra da yumurtaya batırılarak kızartılırlar. Günümüzde kızartmaların azaltılması için yapılan propaganda sonucunda köfteleri kızartmadan sadece fırında pişirenler de bulunmaktadır. Pırasa köfteleri gibi yapılan ıspanak ve kereviz köfteleri de çok lezzetli olmaktadır. Bu köfteleri yapmaktaki amaç etten tasarruf etmek olsa da lezzetleri tartışılmazdır.

Sığır ve kuzu etleri en popüler olan et çeşitleridir. Bunlar çeşitli şekillerde pişirilir ve eğer önce haşlanırsa suyu mutlaka, pilav, çorba ve başka yemekler yapmak için kullanılır. Tavuk için de aynı şey söz konusudur.

Balıklara gelince, limon ve yumurta ile yapılan terbiyeli sos beyaz etli balıklarla çok kullanılır ve bu yemek Şabat’a çok uygundur çünkü soğuk da yenebilir. Yaz aylarında Yahudiler geniş toplumun bilmediği bir balık yerler: Gaya adı verilen gelincik balığı. Balıkçılar bu balığı Yahudilere satmak için avlarlar ve yaz aylarında Yahudilerin daha sıklıkla oldukları Adalar gibi semtlerde Perşembe günleri müşterileri için bu balığı satışa çıkarırlar.

Sefarad yemeklerinde diğer toplumlara nazaran çok daha fazla limon ve çok daha az baharat kullanılır. Zeytinyağlı sebzelerde, mesela bamya, enginar, ıspanak, lahana, kereviz, bolca limon, ve enginar, kereviz ve kabak kabukları yemeğinde de limona ek olarak bolca şeker de kullanılır. Tuz ve karabiber haricinde pek baharat kullanılmaz. Yine ekşi tat veren ve özellikle bazı balık yemeklerinde kullanılan erikli sos da çok ünlüdür. Sefarad mutfağında pişen asma yaprağından yapılan yalancı dolmalar diğer bütün toplumlardan daha farklı bir şekilde pişirilir. Sefarad mutfağında bu dolmaların içi de bol limonla pilav gibi pişirilip dolmalar öyle sarılır, dolayısı ile daha yumuşak, daha ekşi ve sulu olurlar. Yaptığım araştırmalarda her toplumun yalancı dolmasının tarifinin diğerlerinden farklı olduğunu gözlemledim. Bunun nedenlerinin araştırılması ilginç olurdu. Burada görünen olgu tek bir yemek çeşidinin bütün farklı toplumlar tarafından beğenilip yenmesi ama bunu yaparken de pişirme tarzının toplumun geleneksel damak tadına uyarlanmasıdır.

Tatlılardan bahsetmemek Sefarad yemeklerine saygısızlık olurdu. Genelde Osmanlı-Türk mutfağı tatlı geleneklerini oldukça etkilemişe benziyor. Tabii ki bunda Türk tatlılarının dayanılmaz lezzetlerinin payı olsa gerek! Sefarad mutfağında özellikle ayvadan yapılan Halva de Bembriyo çok lezzetli olmasının yanı sıra yapması oldukça zaman alan bir tatlıdır. Pesah bayramında kuru meyvelerden yapılan Harotset adlı tatlı da yine çok gelenekseldir. Bunun haricinde Sefaradların İspanya’dan getirmiş oldukları bir tatlı vardır: Masapan adı verilen badem ezmesi. Bugün hâlâ İspanya’nın Toledo şehrini ziyaret ettiğinizde rehberler bu şehrin bu tatlının doğduğu yer olduğunu anlatarak turistleri şehir meydanında sıra sıra dizilmiş bulunan masapan dükkânlarına götürmeye çalışırlar. Türkiye’de çok tanınmış bir diğer tatlı türü de Pandispanya adıyla bilinir. Bir kek türü olan Pandispanya, adının da belli ettiği üzere “İspanya’nın ekmeği” demektir. Bu tatlının da Sefaradlar tarafında Türkiye’ye getirilmiş olması çok büyük bir olasılıktır.

Yahudilerin İspanya’dan getirdikleri bir diğer yiyecek ise Atramus adını verdikleri Nohut ailesinden bir yiyecektir. Türkiye’de Yahudi Baklası diye bilinen bu yiyeceği de genellikle sadece Yahudiler yerler. Bugün hâlâ İspanya’da Altramuzes adıyla kavanozlar içinde satılmaktadır.

Aile ve misafirler için lezzetli yemekler yapmak hâlâ “iyi bir ev kadını” olmanın en önemli göstergelerinden biridir. Sefarad erkekleri küçük yaşlardan beri annelerinin yaptıkları yemeklere ve tatlara alışkın olduklarından birçok Sefarad kadını evlendikten sonra kocalarının ağız tadına göre olan yemekleri yapmayı kayınvalidelerinden öğrenirler.

Bazı kadınlar (ve hatta bazı erkekler) çok usta ve yetenekli aşçılardır. Bu kişilerin pişirdikleri özellikle lezzetli olur ve herkes bu tariflerin sırrını öğrenmek ister. Yemeklere konan malzemenin yemeğin tadını belirlediği söylenir ama bol ve harika malzemelerle berbat yemekler çıkaran kişilere de tanık olduğumdan lezzetli bir yemek için gereken tek şeyin içeriği olmadığına inandım. Kişinin yemek yaparken işine kattığı zevk ve sevgi, yemek yapma tecrübesi, baharatlar, bitkiler ve tatlarla ilgili bilgiyle birleşince ortaya her zaman lezzet çıkacaktır.

Genellikle bütün kızlar yemek pişirmeyi annelerinden öğrenirler. Özellikle borekitas, prasifuchi, avas kon ispinaka, almodrote de kalavasa, kashkarikas, rulikos de berendjena, chufletikos gibi geleneksel yemekler söz konusu olduğunda annelerini defalarca seyretmiş olan kızların o tarifleri kullanmaları normaldir ancak günümüzde gittikçe daha fazla sayıda kadın çalıştıkça bu geleneksel tariflerin artık seyredilerek öğrenilmesi lüksü yavaş yavaş ortadan kalkmaktadır. Eski çağların tersine günümüzde basılmış olan ve satın alınabilecek birçok Sefarad Yemekleri kitabı vardır. Bunların arasında, Sefarad Yemekleri Kitabı18, İzmir Sefarad Mutfağı19 ve Deniz Alphan’ın Doğan Yayınlarından çıkan kitabı Dina’nın Mutfağı’nı20 sayabiliriz.

__________________________________

18 Koronyo, Viki & Ovadya, Sima; Sefarad Yemekleri, 5ci Baskı; Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın A.Ş.; İstanbul, 2012

19 Antebi, Ester; Enriquez, Sara; Eskinazi, Lina; Franco, Nüket; Gürkan Oro K.; Sidi Sarfati, V. Jinet; İzmir Sefarad Mutfağı, 2ci Baskı; Freelance Group Reklam Ajansı; İstanbul, 2005

20 Alphan, Deniz; Dina’nın Mutfağı; Doğan Kitapçılık A.Ş., İstanbul, 2005

Kitapların haricinde günümüz sosyal ve ekonomik şartları göz önünde bulundurulduğunda yeni bir olgunun ortaya çıkmasına şaşırmamak gerekir: Catering. Birçok kadının artık uzun saatler çalıştığı için geleneksel yemekleri pişirmeye vakitleri bulunmadığından bu yemekleri yapan catering şirketleri ortaya çıkmıştır. Geleneksel Sefarad yemekleri yemek istiyorsanız genellikle hayır kurumlarının yaşlı ve engelliler için kurumlarına para kazandırmak amacı ile kurdukları şirketler bayramlarda, davetlerde evinize kadar istediğiniz yemeği getirebilmektedirler. Bu şirketlerin arasında Türk Hava Yolları’nın “Kosher Yemek” servisini sağlayan La Casa de Barınyurt sayılabilir. Geleneksel kaşerut kurallarına uygun yemek servisi veren diğer kurumlar Türkiye hahambaşılığının web sitesinden takip edilebilir: http://www.turkyahudileri.com/content/view/720/274/lang,tr/

 Son Söz

Osmanlı’dan günümüze Yahudi yaşamına baktığımızda, bin seneye yakın bir süre yaşadıkları İspanya’dan çok zor koşullar altında ayrılmak zorunda kalan Sefarad Yahudilerinin Osmanlı topraklarında yaşamlarına devam ederken beraberlerinde getirdikleri birçok geleneği ve göreneği yeni yaşam yerlerinde kendilerine uyan gelenek ve göreneklerle birleştirerek ortaya yepyeni bir kültür hazinesi çıkardıklarını görürüz: Türk-Sefarad Kültürü. Bu kültürü incelediğimizde dünya barışı için çok önemli unsurlara rastlarız. Bunlardan biri de kültür iletişimidir. İnsanlar birbirlerini tanıdıkça, birlikte bir yaşam oluşturdukça ve birbirlerinin gelenek ve göreneklerinde beğendikleri unsurları kendilerine göre uyarladıkça hasım değil hısım olurlar. Modern yaşam birçok geleneğin kaybolmasına sebep olmaktaysa da müzik ve mutfak gibi bazı öğeler değişime en dayanıklı olan ve insanları birleştirici özelliklere sahip olan öğelerdir. İstanbul’un Yahudi yaşamı yüzyıllardır devam etmektedir. Dileyelim ki daha uzun yüzyıllar boyunca bu ve birçok başka zenginlik İstanbul’u dünyanın en kıymetli şehri yapmaya devam etsin.

İlave I

Kaşerut Kuralları: Dini Uygulama Rehberi Kitabından Ayrıntılı Bilgiler

Özellikle Şehita yani hayvan kesimleri son derece önem taşır. Kaşer olan hayvan kesimi bu konuda uzman ve eğitim görmüş olan Şohet’ler tarafından yapılır. Bu konudaki ilk şart hayvanın kesilirken acı çekmesini önlemek ve ona asgari ızdırap vermektir. Bunu yapabilmek için de son derece keskin çelikten yapılmış özel bir bıçak kullanılır. Şohet bıçağın iyice keskin olduğunu kontrol ettikten sonra tek bir darbeyle şahdamarı keser ve bu arada da bir dua okur. Şohet hayvan kesiminden sonra hayvanın hasta olup olmadığını da kontrol etmekle yükümlüdür. Kesilen hayvanlarının bazı kısımlarının yenebilmesi için o kısımlardaki sinirlerin çıkartılması gerekir. Bu konuda uzman olan kişiler yani Menaker’ler kesim yapılmış olan hayvanın sinirlerinin nerede olduğunu ve onları zedelemeden çıkartmanın eğitimini almışlardır. Sınavla diploma alırlar. Bugün küçülen Türk-Sefarad cemaatinde böylesine uzman kişiler bulunmadığından hayvanın bu kısımları yenmemektedir.

Kaşerut kurallarına göre yenebilecek hayvanların şu özelliklere sahip olması gerekmektedir: ayak toynakları ortadan ikiye ayrılmış gibi olmalıdır ve hayvan geviş getirmelidir. Bu iki özellik o hayvanda yoksa eti yenemez. Tora    [Tevrat] domuz konusunda özel bir emir getirmiştir. Domuz yarık toynaklı olmasına rağmen geviş getirmediğinden yenmesi yasaktır. Diğer yasak bir hayvan da tavşandır çünkü tavşanlar geviş getiren ancak yarık toynaklı olmayan hayvanlardır.

Kaşerut kurallarına göre kesilen ve sıhhatli olduğu belirlenen hayvan tüm kanından ve yenmesi yasak olan bazı yağ, damar ve sinirli bölümleri çıkartıldıktan sonra Kaşer damgası basılır ve bu etleri satmaya yetkili kasaplara gönderilir.

Rabi Nesim Behar Dini Uygulama Rehberi kitabında bazı yiyeceklere getirilen yasakları ve yenebilecek bazı yiyeceklerin de nasıl yenebileceğini şöyle açıklamaktadır:

Böcek yeme yasağı

  1. sularda, deniz veya nehirlerde yaşayan böcek ve hayvanlar (istakoz, midye, karides vb.) yenemez,
  2. uçan böcekler (arı, sinek, sivrisinek vb.) yenemez.

Arının ürettiği bal bu yasağa dahil değildir çünkü bal, arının vücudundan çıkmaz. Arılar balı bitkilerden toplayıp ağızlarında taşırlar ve kış için peteklere saklarlar.

  1. toprakta sürünen hayvan ve böcekler (karınca, tırtıl, yılan vb.) yenemez.

Et ve süt

Türkçemizdeki “Etliyi sütlüyü karıştırmamak”, “Etliye sütlüye karışmamak” deyimlerinin bu Kaşerut kuralından gelmiş olmaları olasıdır.

  1. Et ve sütü beraber yeme yasağı Tora’da [Tevrat] üç kez tekrar edilmiştir.
  2. Et ve süt karıştırma yasağı üç şekildedir:
  • et ve süt birlikte yenemez
  • et ve sütlü maddeler birlikte pişirilemez, kızartılamaz ve ızgara yapılamaz
  • et ve sütün beraber pişirilmiş olduğu bir yemekten yarar veya gelir sağlanamaz.
  1. et, tavuk veya başka bir kuşun etiyle, suyu veya yağı arasında hiçbir fark yoktur. Etlerden sonra süt veya sütten yapılmış şeyler yiyebilmek için altı saat beklemek gerekir.
  2. süt içtikten veya tereyağı, yoğurt, peynir ya da benzeri sütlü ürünler yedikten sonra, ağız iyice çalkalanır, dişler fırçalanır. Hemen ardından da et ve etli yemekler yenebilir.
  3. Balıklar hem etli hem de sütlü tencerelerde pişirilip kızartılabilir. Aynı zamanda tereyağı ve bu gibi şeylerle de pişirilebilir. Fakat balıklar etle veya etin yağıyla pişirilemez çünkü bunda can tehlikesi vardır. Hahamlarımız, “can tehlikesine yol açabilecek durumlar dini yasaklamalardan bile daha önemlidir” demişlerdir.

Eti tuzlama ve tuzundan arındırma kuralları

  1. Bir hayvan veya bir kuş (tavuk, kaz, ördek vb) kurala göre kesildikten sonra, Şohet hayvanın tüm vücudunu kontrol eder. Etin yenilebilirliği belirlendikten sonra hayvanın yenilebilmesi için bir uygulama daha yapılır. Böbreklerin üstünde bulunan içyağı çıkartılır. Kalça kaslarında bulunan siyatik siniri, Menaker adı verilen uzman bir kişi tarafından yapılan bir işlemle çıkartılır.
  2. Yenilebilen hayvanlar Şohet tarafından kesildikten ve Nikur (but sinirini çıkartma işlemi) yapıldıktan sonra, etleri tuzlanıp kanları çıkartılmalıdır. Zira Tora kan yemeği yasaklar.
  3. Ette ve damarlarda kalan kan mümkün olduğu kadar çıkartılır. Ardından et önce tuzlanır, sonra da tuzdan arındırılır. Tuzlama ve tuzdan arındırma işlemleri şöyle yapılır:
  4. eti suda tutmak (Şeriat Abasar)
  5. eti tuzlamak (Melihat Abasar)
  6. eti yıkamak (Adahat Abasar)

Eğer bu üç işlemin hepsi yapılmazsa etin yenmesi yasaktır.

Eti suda tutmak

  1. Et tuzlanmadan önce suda dinlendirilmeye bırakılır. Bu, etin içine emilen kanın kolaylıkla çıkması içindir.
  2. Tenceredeki su bütün et parçalarını örtmek için yeterli olmalıdır.
  3. Et suda yarım saat kalmalıdır.
  4. Bazı adetlere göre eti suda bir müddet bıraktıktan sonra onu tersyüz edip suyun her tarafa nüfuz etmesi sağlanır.
  5. Et sudan çıkarıldıktan sonra tuzlamadan önce parçalar haline getirilmek istenirse, parçaladıktan sonra tekrar suya koymak gerekir.

Eti tuzlamak

  1. Et suyun içinde yaklaşık yarım saat kaldıktan sonra sudan çıkartılıp üstünden suyun biraz gitmesi sağlanır, çünkü etin üstünde çok su kalırsa tuz atıldığında çabuk erir ve kanı çıkartmaz. Bununla beraber et fazla kuru da bırakılmamalıdır çünkü et kuru olursa tuzu emmez. Dolayısı ile etin üstündeki su biraz gittikten sonra tuza bırakılır.
  2. Etin tuzlandığı kap, kanın kolayca gidebilmesi için delikli olmalıdır (süzgeç gibi). Süzgeç derin bir kabın üzerine oturtulmalı ve kanın akması sağlanmalıdır.
  3. Tuzlama şöyle yapılır: tuz et parçasının üstüne her tarafını kapayacak şekilde atılmalıdır.
  4. Tuzlamada kullanılacak tuz, ne çok kalın ne de çok ince olmalıdır. Çok ince olursa et tarafında emilir ve kanı çıkartamaz. Çok kalın olursa etin üstünden kayar ve kanı çıkartmaz.

e.Tuzlanacak olan et parçası çok büyükse, tuzlamak için ikiye bölmeye gerek yoktur. Etin her tarafına tuz atılması yeterlidir.

  1. Soğuktan donmuş bir et bu halde tuzlanmaz. Defrost (buzların çözülmesi) edilip öyle tuzlanır.
  2. Et tuzda bir saat kalmalıdır.

Eti yıkamak

  1. Et tuzda yaklaşık bir saat kaldıktan sonra, tuz etlerden iyice silkelenerek çıkartılır. Bir tencereye su atılır, et iyice yıkanır. Bu su üç defa değiştirilir. Sonra et parçaları tek tek ele alınır ve her parçaya üçer defa su atılır.
  2. Etin tuzlanmasına imkan olmayan yerde ızgarada doğrudan ateş kullanarak tüm kanı akıncaya kadar pişirilebilir.

Tavuk veya başka bir kuşun açılması, tuzlanması ve tuzdan arındırılması

Tevrat yenebilen 20 kuş çeşidi sayar fakat Türk-Sefarad geleneğine göre bir önceki neslin Kaşer olarak nitelediği kuşlar yenir. Türk-Sefaradlarının tanıyıp da yediği kuşlar şöyle sıralanabilir: Tavuk, horoz, kaz, ördek, hindi, güvercin, kırlangıç, bıldırcın ve kumru.

  1. Tavuk veya başka bir kuş Şohet tarafından kesilip kontrol edildikten ve yenmesinde bir sakınca olmadığı kesinleştikten sonra, tüyleri yolunur, hafifçe ateşte gezdirilir. Ancak tavuğu yüksek ateşten geçirmemek gerekir; zira ateşten dolayı kan pıhtılaşabilir ve tuzlama sırasında dışarı çıkmaz. Dolayısı ile bu işlem hafif bir ateşte yapılmalıdır. Bazı kimseler ateşi zayıf olan kâğıt veya saman kullanır. Tavuk ateşten geçirilirken aynı zamanda, sürekli olarak hareket ettirilir. Zira hep aynı yerde tutulursa kan pıhtılaşabilir.
  2. Eğer kafadan yararlanmak için tuzlamak isteniyorsa, kafa ikiye bölünür, beyin kafatasından ayrılır, üstündeki zar yüzülür ve beyin ortaya çıkar. Kafatası kesilmez ve beyin çıkartılmazsa bile, sadece kafatasının ve beyin zarının delinmesi, kafanın tuzlanması için yeterlidir.
  3. Boğaz tamamen kesilmeli ve içindeki damarlar çıkartılmalıdır. Karın açılır ve içinde bulunan organlar, yürek, kursak, ciğer, mide, öd kesesi, bağırsaklar ve kaburgaların içinde bulunan akciğerler çıkartılır. Son bir kez, hayvanda bir kırıklık, yara veya başka bir anormallik olup olmadığı kontrol edilir. Kontrol ederken tavuğun fazla veya eksik bir organı olduğu fark edilirse ya da midesinde bir iğne veya benzeri bir yabancı maddeye rastlanırsa, bu konuda uzman olan bir Rav’a (hahama) danışılmalıdır.
  4. Bağırsaklardan faydalanılmak istenirse, doğal olarak önce içindeki pislik iyice temizlenir ve bağırsak tersyüz edilir. Aynı zamanda mide açılmalı, içindeki zar çıkartılmalı ve tüm pisliği boşaltılmalıdır.
  5. Bir hayvanda öd kesesi yoksa o hayvan Terefa’dır; yenemez. Diğer yandan eğer öd kesesi var idiyse, ama sonradan dağıldıysa, hayvan Terefa değildir. Bu sebeple, öd kesesiyle yan yana duran ciğerin acılığına bakılır. Eğer ciğer acı değilse, bir de ateşte iyice pişirilerek tadına bakılır. Acımtrak bir tadı varsa o zaman [bu öd kesesinin bir ara var olduğunu gösterdiğinden] o tavuk veya kuş Kaşer’dir.
  6. Tavuğun içinden çıkan yumurtalar salkımdan ayrı ise ayrı tuzlanmalı, etle beraber tuzlanmamalıdır. Yumurtanın kabuklu veya kabuksuz olması bir şeyi değiştirmez.
  7. Yürekten faydalanabilmek için iki kesik yapmak gerekir.
  8. Tavuğun içindeki her şey çıktıktan sonra içinde hiçbir eksikliğe rastlanmazsa, sadece tuzlamada kullanılan özel bir kapta, su içinde dinlendirilir. Kapta … tüm etleri kapsayacak kadar su olmalıdır. Et suda yarım saat durduktan sonra çıkartılır; delikli bir kapta üstüne tuz atılır. Bu şekilde bir saat tuttuktan sonra sudan çıkartılır; bir tencereye su doldurulur ve üç kere değiştirilir. Sonra her et parçası ayrı ayrı üç defa sudan geçirilir. Et, ancak tüm bu formaliteler bittikten sonra, pişirmek, kızartmak ve her türlü yemek yapmak için temiz ve Kaşer’dir.

İlave II – Karen Gerson Şarhon kısa Özgeçmiş

Karen Gerson Şarhon 1958 İstanbul doğumludur. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olduktan sonra aynı üniversitede Sosyal Psikoloji alanında Master yapmış, daha sonra İngiltere Reading Üniversitesinde Uygulamalı Dilbilim dalında bir Master daha yapmıştır. 1984-2003 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulu’nda öğretim görevlisi olarak çalışmış, 2003 yılı sonunda emekliye ayrılıp Osmanlı-Türk Sefarad Kültürü Araştırma Merkezini kurmuştur. Aralık 2003’ten bu yana merkezin koordinatörlüğünü yürüten Şarhon İngilizce, Fransızca, Judeo-Espanyolca ve İspanyolca bilmektedir. Karen Şarhon ayrıca 1978 yılında kurulan Los Pasharos Sefaradis adlı müzik grubunun kurucularındandır ve grubun solistliğini İzzet Bana ile birlikte yapmaktadır. Sefarad müziğinin belgelenmesine çok önem veren grup bugüne kadar 8 album yapmışlardır.

*** Patlıcanlarla ilgili şiirin İngilizcesi: makalenin tercümesinde yardımcı olabilir.

Cooking Aubergines

In how many ways can you cook aubergines?

The first, was made by Morena, the relaxed,

Cut in slices and thrown in a pot

That is how her mother-in-law, Lena taught her.

If you hear about the second, you will like it even more,

What the wife of Elazar the shammas made,

Carved the inside and filled to the top

They called them dolmas.

The third, mistress Djoya de Akshote made,

She boiled them and cooked them and took the pip out

She used cheese with no pity and oil with a barrel

And called it almodrote.

The 11th was made by the lady from Sicily,

She fired them one by one under the chops,

With lots of spices and safron with no pity

It is a very elegant dish, marvellously tasty.

The 16th was made by mistress Pava de Aruete,

Menahem’s aunt, from the family of Kontente,

She cut them up and made them with vinegar and oil

And mustard and pepper, it is something ultra delicious.

The 22nd, was made by mistress Anula, the matchmaker,

She didn’t like beef but preferred lamb,

Pepper and too many spices rendered her constipated

With peeled garlic in a pot.

All of this that you heard, has to have its radish beside it

And you will make a good piyaz with pepper and parsley

And every two mouthfuls you will drink your wine,

Which is recommended so both to rich and to poor.

 KAYNAKÇA:

Alphan, Deniz; Dina’nın Mutfağı; Doğan Kitapçılık A.Ş., İstanbul, 2005

Altabev, Mary; Judeo-Spanish in the Turkish Social Context; The Isis Press, Istanbul, 2003

Antebi, Ester; Enriquez, Sara; Eskinazi, Lina; Franco, Nüket; Gürkan Oro K.; Sidi Sarfati, V. Jinet; İzmir Sefarad Mutfağı, 2ci Baskı; Freelance Group Reklam Ajansı; İstanbul, 2005

Bali, Rifat N.; Bir Türkleştirme Serüveni (1923-1945); Iletişim Yayıncılık A.Ş; Istanbul, 1999

  1. Behar, İ. Maçoro, D. Sevi; Maftirim: Türk – Sefarad Sinagog İlahileri, 4 CD (1 DVD, 360 sayfalık kitap ile birlikte); Gözlem Basın ve Yayın A.Ş.; Istanbul, 2009

Estreyikas d’Estambol, Un Kavretiko, CD, Gözlem Basın ve Yayın A.Ş.; Istanbul, 2006

Harris, Tracy K.; Death of a Language: The History of Judeo-Spanish; University of Delaware Press, Newark, 1994

Kapon, Uriel Macias., La Cocina Judia, Red de Juderias de Espana, Girona, 2005

Koronyo, Viki & Ovadya, Sima; Sefarad Yemekleri, 5ci Baskı; Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın A.Ş.; İstanbul, 2012

Los Pasharos Sefaradis, Kantikas Para Syempre, CD ve kaset, Gözlem Basın ve Yayın A.Ş.; Istanbul, 1995

Los Pasharos Sefaradis, Kantikas Para Syempre, CD, 2ci baskı, Gözlem Basın ve Yayın A.Ş.; Istanbul, 2003 

Los Pasharos Sefaradis, La Romansa de Rika Kuriel, kaset, Gözlem Basın ve Yayın A.Ş.; Istanbul, 1988

Los Pasharos Sefaradis, Las Puertas, double-CD, Gözlem Basın ve Yayın A.Ş.; Istanbul, 2005

Los Pasharos Sefaradis, Los Pasharos Sefaradis  Vol III, kaset, Gözlem Basın ve Yayın A.Ş.; Istanbul, 1987

Los Pasharos Sefaradis, Los Pasharos Sefaradis Vol. I, kaset, Gözlem Basın ve Yayın A.Ş.; Istanbul, 1987

Los Pasharos Sefaradis, Los Pasharos Sefaradis Vol. II, kaset; Gözlem Basın ve Yayın A.Ş.; Istanbul, 1987

Los Pasharos Sefaradis, Zemirot: Türk – Sefarad Sinagog İlahileri, CD (72-sayfalık kitapçık ile) ve kaset, Gözlem Basın ve Yayın A.Ş.; Istanbul, 2002

Rabi Benjamin Blech; Çeviri: Estreya Seval Vali; Nedenleri ve Niçinleriyle Yahudilik; Gözlem Basın ve Yayın A.Ş.; Istanbul, 2003

Rabi Nesim Behar; Dini Uygulama Rehberi – El Gid para el Pratikante; Ohan Matbaacılık; Istanbul, 2004

Rodrigue, Aron; Türkiye Yahudilerinin Batılılaşması ‘Alliance Okulları’ 1860-192; Ayraç Yayınevi; Ankara, 1997

  1. Alalu, K. Arditi, E. Asayas, T. Basmacı, F. Ender, B. Haleva, D. Maya, N. Pardo, S. Yanarocak (Hazırlayanlar); Yahudilikte Kavram ve Değerler; Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın A.Ş.; Istanbul, 1996

Sephiha, H.V.; L’Agonie des Judéo-Espagnols, Editions Entente, Paris, 1977

Şarhon, Karen Gerson; Culture and Music of the Jews of Turkey, makale Jewish Renaissance (dergi), Cilt 9 No. 2, Ocak 2010, Renaissance Publishing ltd.

Şarhon, Karen Gerson; Food – A Taste of Turkey, makale, Jewish Renaissance (dergi), Cilt 9 No. 2, Ocak 2010, Renaissance Publishing ltd.

Şarhon, Karen Gerson; From Spain to Turkey, makale, Jewish Renaissance (dergi), Cilt 9 No. 2, Ocak 2010, Renaissance Publishing ltd.

Şarhon, Karen Gerson; Judeo-Spanish: Where We Are, And Where We Are Going, makale,                International Sephardic Journal, (dergi),Volume 1 No. 1, 2004

Şarhon, Karen Gerson; Ladino in Istanbul – Versuch einer Wiederbelebung, makale, (tercüme Gisela Dachs) Jüdischer Almanach, 2007, Jüdischer Verlag

Şarhon, Karen Gerson; Language Change as Influenced by Cultural Contact. A Case: Ladino, M.A. Thesis, Boğaziçi University, 1983

Şarhon, Karen Gerson; The Judeo-Spanish Language, Culture and Music, makale, Multiculturalism: Identity and Otherness, Boğaziçi University Centre for Comparative  European  Studies, ed. Nedret Kuran Burçoğlu, (dergi),Boğaziçi University Press, 1997

Şarhon, Karen Gerson; The Period When An Awareness And Interest in Ladino Starts Among the Turkish Jewry: Reasons And Analysis., (konferans), World Jewish Studies Congress, Jerusalem, 2005

Şarhon, Karen Gerson; The Relationship of Language Ethnicity and Ethnic Group Identity. A Case: Judeo-Spanish, M.A. Dissertation, Reading University, 1986

Şarhon, Karen Gerson; Türk Sefarad Müziği ve Los Paşaros Sefaradis Grubu, makale, Istanbul dergisi Sayı:45; Nisan, 2003

Şarhon, Karen Gerson; Türk Sefarad Müziği, makale, Kırkbudak Anadolu İnançları Dergisi, Güz 2007, Öztepe Matbaacılık

Türk Musevi Cemaati websitesi, http://www.turkyahudileri.com

Yako Taragano Sinagog İlahileri Korosu; Zemirot II: Türk – Sefarad Sinagog İlahileri, CD (notaları da içeren kitapçığı ile), Gözlem Basın ve Yayın A.Ş.; Istanbul, 2008

Bu Makale Antikçağ’dan XXI. Yüzyıla Büyük İstanbul Tarihi, 2015, ISAM Yayınları, eserde yayınlanmıştır.
Reklamlar